Yeniden (Can Kırığı)
Hatice KESGİN
…
“Bir “şey” nasıl aranır? Etrafa göz gezdirerek, eşyaların arkalarına, altlarına bakılarak, tadının, kokusunun izi sürülerek… Yani yollar çeşitlidir. Önemli olan; aradığımız “şey”i cinsi nispetiyle tespit etmek ve yolunu yordamını kestirmektir. Daha da elzemi bu cihette yoldur. Yola baş koyduk mu, o “şey”e olan inancımız nispetinde karşımıza çıkana rıza gösteririz. İnanmak ve yola çıkmak için de kapıları aralamak gerekir.”
…
Ela, saat kaçtır sence bir tahmin et. Gece yarısını geçeli çok oldu değil mi?
Of! Başımdaki ağrı dayanılmaz bir hal almaya başladı. Başım, başım, başım… Kulağımın üst kısımlarından itibaren devam eden uyuşuklukla evi dört dönüyorum; anneanne çaresi sıkıca bağladığım, içine limon kabuğu koyduğum bir tülbentle ama yararı yok. Yatsam bu halde uyuyamam da. Daha çok kendimi dinleyip, ağrıyı iki kat hissederim. Ölsem, bayılsam kimin haberi olur? Evde benden başka canlı varlık da yok. Bir an önce sabah olsa bari…
- Düşünme artık, düşünürsen daha çok acı çekersin, kimse yok, yalnızsın bu kadar.
- Düşünme demekte ne demek? Ne yapayım yani, düşünmezsen bana bunları söyleyemezsin bile.
- Düşünmezsen benim telkinlerime ihtiyacın olmaz.
- İşe yaramayan ihtiyaç mı olurmuş? İhtiyacım olan bu tuhaf cümleler değil.
- Hadi ama, bu halinle bile alınganlığından geri durmuyorsun; hem de kime karşı!..
- Bu tuhaf sorularına cevap vermek için önce düşünmem gerektiğinin farkında mısın?
- Bunu yapan da sensin. Beni ve söylediklerimi kurgulamasaydın.
- Yeter, tamam kes artık Ela. Bu ağrıyla; senle baş edemem, rahat bırak beni.
Uyumak zorundayım, elimde kalan son çarem bu. Gözlerimi kapamakla işe başlıyorum, Ela da bir süreliğine susmuş oluyor. Şöyle hemencecik dalsam, rahat rahat uyusam, üstüne birde güzel, keyifli bir rüya görsem ve ağrım kalktığımda uçup gitmiş olsa…
Acaba insan rüya görürken de düşünür mü veya rüya da gerçek hayattaki gibi bir görme eylemi midir? Her neyse, artık uykuya odaklanmalıyım, kendimi zorlayıp bunu bir an önce başarmalıyım. İçimden ninni mi söylesem? İçimden söylemeye ne gerek var; kim duyacak sanki. Ninni, ninni… Hiç aklıma gelmiyor; galiba bilmiyorum.
Uyku, odaklanmak, ninni, uyku…
…
Sabah olmuş, Ela bende açılıyor; ben hayatta. Elimi gayri ihtiyari başıma götürüyorum, şükürler olsun ağrı uçup gitmiş. Ama izleri etrafa dolan gün ışığıyla beni ürkütmeye yetiyor. Gün ışığı dediysem öyle apaydınlık, pırıl pırıl bir güneş değil; koridorun küçük penceresinden gelen kademeli bir aydınlık. Odadaysa pencere nevinden havalandırma deliği var hepsi bu. Ayrıca loş, dağınık, dün gece bir hastayı ağırladığı da her halinden belli. İçerideki keskin nane kokusu hala geçmemiş, yatağın altında cezve, küçük pet şişeleri, halının üstünde erimiş buz torbaları, ağzı açık kolonya, darmadağınık bir masa, üstünde midemi bozmaktan başka bir işe yaramayan yalancı ağrı kesiciler, çarşafı kırış kırış olmuş yatağım… Hepsi ama hepsi Ela’nın uyanır uyanmaz gösterdiği üstün gayretiyle beynime intikal ediyor. Her gün biraz daha soğuduğum gibi soğuyorum kendimden; dün geceki benden. İnsanın kendisini; bedeni içinde bir el gibi hissetmesi ne kadar olağandışı geliyor olsa da kulağa; bende misli oranda gerçek.
O zaman ne yapmalı; kahvaltı. İstikamet mutfak, evimin namı diğer ikinci en büyük kutucuğu, mutfak koridorun en dip köşesinde, yatak odasından az büyük o da fazladan bir tezgâh sığacak kadar. İki kişinin zor sığacağı türden bir kutucuk burası.
Sersemliğim hala geçmedi. Sanki çok önemli bir şeyi unutmuş gibiyim. Ne olabilir? Dün geceyi düşünüyorum, ağrıyla ağırlaşan beynimdeki gelgitlerin ve rüya görüp görmediğinin muhasebesini yapıyorum.
Hangi sebep bu ağrının davetçisiydi?
Uykumda rüya gördüm mü? Galiba gördüm. Muhakkak görmüşümdür.
Neler gördüm? Korktum mu, eğlendim mi? Nasıldı?
Yok, her şey silinmiş sanki, hatırlayamıyorum.
Biraz daha zorlasam kendimi, Ela’ya danışsam bir de…
Biraz daha mı beklesem? Önce bir kahvaltımı yapayım.
Son olaraaak bir sayalım; o, bu, şu, bu, şu, o, bir, iki, üç, üç, iki, bir, bir, bir, sıfır! Evet, toplam bir bardak, bir çatal tamam işte her şey hazır! Bugün çok da kalabalığız. Olsun, severim ben Halil İbrahim sofralarını. Biraz bulaşığı derttir, çok işi çıkar ama tadı bir başka olur. Off! Bu oyundan da adamakıllı sıkıldım. İnsanın kendini avutmaya çalışması hem acı hem gülünç. Yalnızım. Kahvaltı sofrasında yalnızca ben varım. Curcunalı olduğu doğru; elime geçen tüm kâseler, kahvaltılıklar sofrada. Baktıkça iştahım da kesildi galiba. Hangisinden başlasam? Ne fark eder, tadı aynı hepsinin nasıl olsa. Tadı aynı; tadı yok hiçbir şeyin. Yemenin de anlamı yok o zaman.
Sandalyemde sıkıntılı tarafımın saldırısına maruz kalıyorum. Bu sıkıntı birçok şey barındırıyor; gizemli rüyamı, kalp kırıklığımı, kaybettiklerimi, unutulmamı, görmezden gelinmemi… Masa öylece kalıyor. Elimi bile sürmeden bir şeye bu yaralı halimle oradan uzaklaşıyorum.
Karnım aç mı? Bilmem, galiba yalnızım. Midem dahil tüm vücudumda yalnızlık hissediyorum. Bu hisle de doyuyorum; hem de tıka basa.
Aklım hâlâ rüyada… Gördüğüm neydi ki beni bu denli etki alanına alıverdi. Ağrı rüyaya mı gebeydi? Ela sen söyle, bir şeyler söyle. Ya da her neyse, rüya altı üstü, zaten hatırlamıyorum, düşünmemek, unutup gitmek en makul yol. Yalnızlık alameti bunlar; hiç hatırlayamadığım rüyanın tesiri mi olurmuş?
Güneşli havada pencereden dışarı bakıyorum; tabi Ela ile. Ama evim ufak ve sıkış tepiş bir sokağın, ufak ve sıkış tepiş bir apartmanın 4. katında ufak ve sıkış tepiş bir daire olduğundan güneşle pek tanışıklığı yok. Olsun, sokaktaki sesler darlıktan faydalanarak daha kuvvetli yankılanıyor. Etrafta olup biten, gelen giden daha rahat gözlenebiliyor.
İnsanlar hep mi yalnız? Hayır. Mutlak yalızlık O’na ait değil mi Ela?
Ah, yalnızlığı seçen de sensin, şikâyetçi olan da. Baş etmek iste o zaman.
Bu yalnızlıkla baş mı edilirmiş? Söylemesi kolay, hem sen sokakta olup bitenden haber ver, asıl işin bu.
Seni, sadece seni görüyorum.
Daha neler iyice saçmaladın, kendine gel; dışarıda değilim ki ben!
Cama dikkatli bak o zaman; yansıman mı, dışarısı mı karar ver. Hayata seyirci olarak dahi katılamayan kimmiş karar ver!
Sen benim çelişkim misin Ela, söyle sen çelişkim misin?
…
Gün ikindiye doğru kayıyor. Çırpınışlarım rüyanın tesir değerliliğinin yanında kâr etmese de baş etmeye kararlıyım. Şimdi, evde en sevdiğim, en çok değer verdiğim çalışma odamdayım. Kendimi tamamen yabancı gibi hissediyorum burada. Bir aydır evden dışarı adımını atmayan ben, buraya bile uğramamışım. Her şeyle arama mesafe girmiş; masanın üstü kâğıtlarla dolu, etrafta terk edilmişlik buram buram hissediliyor. Kütüphaneme kayıyor gözüm, bir aydır ayrı durduğum kitaplarımın karşısında kendimi misafir gibi hissediyorum. İçimdeki düğümlere yenileri ekleniyor, yere kapanıp sarsılarak ağlıyorum. Ela’m sağ olsun; o da olmasa… O boşaldıkça içimdeki enkazlar gün yüzüne çıkıyor ve hatırlayamadığım rüyanın peşinden giderek sanki hayata yeniden uyanıyorum.
Bir aydır devam eden yorgan altı yaşamımı düşünüyorum ve böylece kendimce odamdan af diliyorum; dolaylı yoldan da hayattan. Biraz olsun toparlanıp doğruluyorum, sandalyemin üstündeki tozlar “oturma buraya!” diyor gibi geliyor bana. “Hâlâ affetmediniz mi? Terk edilmişliğin acısını çekerken yapmayın bunu bana!” diyorum ve etkili olmuş olacak ki odam fazla diretmiyor. Birbirimizle kucaklaşıyoruz.
Sandalyeme incitmeden, dikkatlice oturuyorum. Masamdaki dağınık kâğıtlara, açık kitaplara, yırtılmış sayfalara, boş bardaklara bakıyorum. Gözüme bir çerçeve ilişiyor; çocukluk resmim bu. Eskide kalan ne varsa; masumluğum, ailem, mutluluğum velhasıl beni ben yapan ne varsa doluşuveriyorlar çerçeveye. Gözyaşlarımın şiddetini kontrol edemiyorum. Çerçevenin içinden resmi çıkarıyorum; altından başkası çıkıyor. Bu resim de tam zıddı duygularla doluveriyor. Beni hayattan koparan, aklımı başımdan alan, kalbimde zaten kazılı olan bir suret kadrajdaki. Hazırlıksız yakalandığımdan ne yapacağımı kestiremiyorum. Sonra o küçücük karenin içinde olmayacak bir şey oluyor; bir film oynuyor içeride. Bu pozu nasıl yakaladığımı, onu günlerce hangi cambazlıklarla köşe bucak takip ettiğimi, adına ne çok isimsiz mektup yazdığımı, onun için alıp veremediğim bir yığın hediyeyi, bir umudun peşine kalbimi de takarak yaşadığım onca macerayı izliyorum. Bir bakışıyla dünyaların benim olduğu günleri, aynı otobüse denk gelmek için okulda çıkışını nasıl dört gözle beklediğimi, ev istikametlerimiz tam zıt da olsa otobüsüne binerek tüm geceyi eve dönüş yolculuklarında geçirdiğim günleri seyrediyorum. Ela filmden çok etkilendi kendinde değil, hıçkırıklarımın da ardı arkası kesilmiyor. Filmin finali acıklı; beni bir anda hayatın dışına iten o gecede yeisin etkisiyle Oblomov’a yazdığım mektupla sona eriyor.
Fotoğraf elimde, bırakamadan sadece izliyorum.
Bir umudun yok olmasının ağır bedellerini, kalp acısının şiddetini izliyorum…
Evet, son bir aydır hayattan diskalifiye edildiğimin yeni yeni farkındayım. Oblomov’a mektupla başlamıştı bu yolculuk. Oblomov’a; tam bir ay önce bu masada, gece vakti, yine Ela’nın ıslaklığı eşliğinde yazılmış bir mektupla…
“Çok mutsuzum Oblomov;
Ama çok. Görünürde bir derdi, bir yarası olmayan veya şöyle diyeyim; elle tutulur, gözle görülür bir derdi olmayan, bu kötü durumu sadece içinde, koma vaziyetinde an be an yaşayan insan dertliler sınıfına girer mi? Yoksa kendi kendine acı çekip, üzülecek bir şey arayanlar sınıfına mı?
Zor günler önümde duruyor Oblomov; işte şu yan odada duruyor; hem de tüm dehşetiyle. Yorgan altına girip senin metinlerinle avunmak geliyor içimden sadece. Bir de Ela dinse… Yeter diyorum, sakinleştirmeye çalışıyorum daha bir hırslanıyor. Artık “zor” gün yok, “zor” bir hayat var benim için. Zorluk senin ve benim anlayacağımız türden ama; dışarısının değil.
Oblomov, sen hiç deniz gördün mü? Ama öyle görmek değil, deniz nedir onu gördün mü? Görmüş olsan benim gibi olurdun. Dışarıdan sessiz, sakin, saf, masum; içine girince boğulacağını tahmin bile edemeyeceğin türden. Ama ağına düştün mü nefes aldırmayan, seni sıktıkça sıkan bir deniz gördün mü?
Oblomov, denizle uzaklara gidilemiyormuş. Bırak uzakları; bir kere tüm benliğinle girdin mi içine, karaya geri dönmeye bile izin vermiyormuş. Ama ben yüzmeyi de beceremedim Oblomov.
Boğuluyorum Oblomov.
Heey, Oblomov…
…
Mektubu Ela’dan alamıyorum. Okudukça okuyorum. Toparlanmam da gerek, işe; düşüncelerimi, olup biteni, bu sinir harbini rayına sokmakla başlayabilirim.
Bir ay… Bir ayın muhasebesini yapmalıyım. Elime bu fırsat geçmişken beceremezsem; bir daha şansım olmayabilir. Tüm gün evdeydim ve canlı olduğuma dair belirtiler çok azdı. Yatağımdan çıkmadan akşamı ettiğim günler var içinde, arada Oblomov’a mektup yazmak için elimi kullandığım günler de.
Tüm telefonlarımı, iletişim araçlarını kapatalı bir ayı geçti; gazete okumayalı, televizyon izlemeyeli, bir şey dinlemeyeli… Bu sürede duyduğum insan sesiyse; dışarıdan iki kat camı delip gelenler. Ne yiyip içtiğime geline; kapıcının sabahları kapı koluna taktığı süt- ekmek ikilisi. Acaba şimdi dışarı çıkıp okul yolunu bulabilir miyim? Bir daha toplu taşıma araçlarına binmeye cesaretim var mı?
Bazı akşamlar zilime basanlar oluyor, muhtemelen arkadaşlarım veya arkadaş olan insanlardır. Açmıyorum tabi. Birkaç kez koridorun ışığını yakıp kapatıyorum; hayatta olduğum anlaşılıyor. Yaşadığıma dair ikinci delil ise haftada bir telefonlaştığım ailem var, ailemden de sadece annem. Diğerleri çıkarsa hiç konuşmadan telefonu kapatıyorum. Canım annem ben olduğumu anlıyor ve ikinci kez “kızım sen misin?” diyerek açıyor. Kısacık, sadece hayatta olduğumu haber verdiğim ve bir an önce bitmesini istediğim sıkıcı, boğuk konuşmalar bunlar. Annem her seferinde durumumun hiç hayra alamet olmadığını, yanıma gelmek istediğini, bana her aradığında ulaşmak istediğini söylüyor. Bense onu bir daha hiç aramamakla, hayat boyu ilişkiyi koparmakla tehdit ediyorum ve anneme haftalık konuşmalardan başka alternatif kalmıyor. İnsanlarla iletişimde olmaya tahammül edemiyorum artık, anneme ise sadece otuz saniye. Telefonu kapatıp, fişini çektikten sonra başlıyorum ağlamaya. Özleme, sılaya tepkim sadece gözyaşları oluyor. Ela’ya sıkı sıkı sarılıyorum, insan olduğumu o gözyaşlarıyla hissediyorum.
Peki, hâlâ bu durum devam edecek mi? Bir rüyanın peşinden nerelere geldim. Rüya hâlâ açmadı kendini bana. Galiba daha çok uyanmam gerekiyor. Yüzüm gözüm şişmiş, kan ter içinde kalmış vaziyetteyim. Odama karanlık iyice yerleşmiş; eşyaları gölgeleriyle seçebiliyorum. Elimde hâlâ o fotoğraf; masanın üstüne yavaşça bırakıyorum. Sıra Ela ile buluşmamıza geldi. Elimi, yüzümü lavaboda acıta acıta yıkamak suretiyle bir miktar daha uyanıyorum.
Ela, hatırlamıyorsun değil mi dünkü rüyayı?
Sanki kapılar kapalıydı; değil mi?
Hangileriydi onlar, şu üç gizemli kapıdan mı bahsediyorsun?
Sonra, yine bu tonda bir geceydi, üç kapının peşinden az yer dolaşıp, az yorulmadık değil mi?
Ve en sonunda ne yapacağımızı bilmez halde çaresizlikle elimiz boş, içimizde çıldırtan merak, bir kilidi dahi bulamadan, üç kapının ortasında kalakalmıştık değil mi?
Biz kapalı kapılar ardındayız değil mi Ela, benim yüzünden sen de…
Anahtarı bulduktan sonra birinci kapı yanı başımızda duruyor.
İkinci ve üçüncüsü için önerin nedir?
Önüne henüz çıkmadıklarından; şimdilik bir rüya derim.
Başarabilir miyim peki? Ya yine arar arar anahtarı bulamazsam…
Bulana kadar tüm yolları denersin ve illaki açılır.
Evet, sonuna kadar denerim.
…
Ela’yı çok seviyorum. İçimde uzun zamandır hissetmediğim bir kıpırtı var. Sanki düğümlerimden birkaçı açılmış gibi. Aynanın karşısında vakit geçirmeyeli de epey olmuş. Ela yeşile kaymış, yanaklarım kıpkırmızı olmuş, dudaklarım mosmor, burnum kocaman… Aynada birbirimize bakıp gülüyoruz; yine uzun zamandır ilk defa. Ela’nın taa içi ışıldıyor, hatta içimde bir ferahlık hissediyorum. Bu arada çoktandır umursamadığım zaman, saat kavramları da gündemime giriveriyor.
Yapmam gereken onca iş var, telaşla kafamdan üstün körü bir plan yapıyorum. İlk önce evin tüm ışıklarını açıyorum, sonra perdeleri, havayı var gücümle içime çekiyorum; uzun bir aranın ardından selamlaşıyoruz. Ama üstümde bir tedirginlik var; tabii olacak bu bir ayın hasarları. Niyetim sabaha dinç kalkmak, yarın benim için büyük gün. Ortalığa Ela’nın direktifleriyle çeki düzen veriyorum. Yatağımı havalandırıyorum, tüm ağrı kesiciler çöpe gidiyor, mutfaktaki sabahtan kalan sofranın izlerini kaldırıyorum. İçimde de bir heyecan bir telaş var dindiremediğim ve benim için bir bayram arifesine dönüşüyor adeta bu gece.
Dolabımı açıp yarın için giyeceklerimi seçmeye koyuluyorum son olarak. Ama hâlâ tedirginlikle, kafamın bir köşesinde asılı duran “kilidi bulamayacağım” endişesiyle… Yine imdadıma Ela yetişiyor; hayret ediyorum,bu şiş haliyle bile net ve sakince hallediyor payına düşenleri. Gecenin ikinci yarısının bitmek üzere olduğunu dışarıdaki seslerin kesilmesiyle değil saate bakarak fark ediyorum bu kez. Dediğim gibi; bunlar benim için unuttuğum alışkanlıklar olduğundan bir garip oluyorum.
Uzun zamandır bir iş yapmadığım için akşamdan beri aralıksız hareketin sonucu olarak ve ağlamanın da verdiği rehavetle bedenim yorgun düşüyor. Bir ay sonra yatağa yorulmuş olarak girmek ne kadar güzel. Dünkü ağrıdan da eser yok şükür, gece lambam sabaha kadar açık; uykunun peşine düşüyorum.
Kaç saat geçti aradan, çok olmuş… Güneş doğmuş, dışarıda hayat başlamış… Birden irkiliyorum; unuttuğum alarm sesinin şiddetiyle ayrıca etrafın düzeni karşısında odayı yabancılıyorum. Sonra aklım başıma geliyor ve geceden kalma telaşım beni hazır ola geçirtiyor.
Acaba kapıcıyı kaçırdım mı? Yok canım, daha gelmemiştir ama eli kulağında olmalı. Hemen hazırlanmalıyım. Evin içinde dört dönüyorum; kulağım da kapıda. Amacım kapıyı açıp “günaydın” demek. Getirdiklerini kapı kolundan değil elinden almak. Ela ile son rötuşları yapıyoruz. Vee zil sesi duyuluyor…
Adamcağız çok şaşırdı değil mi Ela?
Aynen öyle, ne diyeceğini bilemedi, sen tebessümüne devam et.
Bakma, beni de heyecan sardı, bir bitse şu olay, kapıyı bir kapasam rahatlayacağım.
Olmadı şimdi, düşünme böyle tekrardan başa dönmek mi istiyorsun, hem güzel gidiyorsun, aynen devam.
Çok şükür…
Kapıcıyı uğurlar uğurlamaz bende bir şok hâsıl oluyor. Yapmış olduğuma inanamıyorum. Elimdekileri şuursuzca mutfağa bırakıyorum. Kendimde değilim, ilk kapıyı açmak için gerekli olan anahtarı buldum bile.
Ela mızmızlanıyor, çok yavaş davrandığımdan şikâyetçi. Ama ayaklarım tir tir titrerken; hatta ellerimi bile sakarlık yapmaktan koruyamazken hızım anca bu kadar oluyor. Kapının önüne gelip derin bir nefes alıyorum.
Vira bismillah!
Ne var ki ayağımı apartmana atar atmaz gerisin geriye içeri, karanlık odaya koşuyorum. Ela şokta, bu paytak yürüyüşle ben de her an düşebilirim. Bana çok kızgın, olmadık bir sürü şey diyor ve şokun da etkisiyle ne tarafa bakacağını bilemez halde. Ama amacım Oblomov’a yazdığım son mektubu yazı masama bırakmak.
Ela durumu anlar anlamaz rahatlıyor, rahatlar rahatlamaz da bu sürprizimin hesabını sormakta gecikmiyor. Mektubu bırakıp koşar adım evden çıkıyorum. Soru yağmuruna tutulmuş bir vaziyette arada azarımı da işiterek merdivenlerden korka korka iniyorum.
Sen geri döndün, ben o anda yıkıldım. Yapılır mı böyle şey, sağ salim apartmandan bir çıksak… Ne yazdığını bir daha söyle haydi! Bu isteğimi olsun geri çevirme, hem söz dırdırı da keserim.
Ama caymak yok, yol boyu konuşmayacaksın.
Caymak yok.
Oblomov’a elveda dedim hepsi bu. Sadece “elveda Oblomov” dedim.











