Tahlil Atölyesi
Kibrit Kutusu ve Termometre?
“BABAMIN BAVULU”NDAN ÇIKANLAR
BANA BİR MASAL ANLAT BABA
   Uygulama Atölyesii
SON VEDA
   Yazarlik Okulu
YAZARLIK OKULU 2007 TAKVİMİ
YAZARLIK OKULU NEDİR?
YAZARLIK OKULU 2006
YAZARLIK OKULU VE YAZAR OLMAK

YAŞAMAK

Deneme

 Sibel Özşirin

Yarım kaldı Fatiha’m

Neler yarımlanmış içimde

Biliyor musun…

(Valeria Kolos)

        Ömür, bitmeyen tamam olma telaşında eksilen nefes. Bebek ağlayışlarımız arasında nasıl da öğreniverdik yegane varoluş sebebinin tamamlanmak olduğunu? Ay tamamladık, kırk tamamladık, yaş tamamladık. Büyümenin anlamı ardımızda bıraktığımız yıllarken kaplumbağa gibi yavaş, masal gibi efsunlu akıp gitti günlerimiz. Öğretmediler ve bilemedik; dünyanın herkes için aynı hızla dönmediğini. Belki biraz tökezlemek, biraz ağlamak gerekti anlamak için. Büyüdükçe gördük; ne çok şey vardı yapılacak ve ne kadar az zaman…

         Her şey olmak ve her şeyi olmaktı bazılarımız için yaşamak. Bazılarımız ise bir şey olmayı ve en iyisi olmayı tercih etti. Kimisi seçebileceğini ve seçmesi gerektiğini bilemeden göçüp gitti. Aklını ve kalbini elektronik tartılara mahkum eden bazıları da unuttu; asıl ticaretin henüz vaktinin gelmediğini…

        Bir iz kalmalıydı belki ardımızda, belki bütün koşuşturma bunun içindi. Adı geçtiğin- de yer gök titresin isteyen de vardı, sinelerde hasretle anılmak isteyen de. Belki, bile isteye değil ama, adadık bir şeylere benliğimizi. Dışarıdaki dünyayı nasıl algılıyorsak, biz de öyle yansıttık aleme kendimizi. Dünya bizdi, biz dünyaydık, zor oldu kabul etmek sadece ekile- nin biçileceğini…

        Güzel bir rüyada idi bazımız; hiç uyanmak istemedi. Bitmeyen kabusdu kimisi için yaşamak; sancıları hiç dinmedi. Kimi de öylece, sessiz, nefessiz doldurdu günlerini. Bu topyekün yanılgıda bir çocuklar kardaydı bir de çocuk kalanlar. Çünkü, başı belli sonu belli bu günler silsilesine en çok yakışan ad “oyun” du besbelli. Sadece oyundu çünkü, insan aklının itirazsız, istisnasız, hevesle dahil olmak istediği. Ve ancak oyundu insanın, yoğurması için ruhunu teslim edebildiği…

        Belki işte orada, oyunun sımsıcak, sihirli nefesinde ayırdık yollarımızı. O zaman öğrendik türlü türlü yolların varlığını. Orada belirledik bizi neyin tanımladığını; mızıkçımız, liderimiz, hainimiz, vazifedarımız, aklı bir karış havada olanımız, oyun bozanımız…

        Hepimiz oyundan birer elbise biçerken üstümüze, belki de oyuncağından hevesini almış bir çocuk gibi sıkılınca değiştirivereceğimizi sanmakla yaptık ilk hatamızı. Çocuk dünyamızda olduklarımız ya da olamadıklarımızın peşinde tükettik belki de ömrümüzü. Ne sobelenmekti bize yaraşan ne ebe olmak. Hırpalanmak, kırılmak, kaybetmek uzak durmalıydı bizden. Halbuki en erken kırılanlarımızdı olgun başağın boynunun bükük olacağını öğrenen…

Kimimizin anne-babalığı kaldı yarıda, kimimizin evlatlığı. Aşkları ve dostlukları yarıda bırakanlar da vardı. Ne biri birinden çoktu ne de az. Her yarım yaramızdı. Bazımız pranga yaptı yarasını ayağına, gözü hep arkada kaldı. Bazımız da bildi; her yarımın insanı insan yaptığını…

        Rüyaların kılavuzluğunu kabul etsek kolay olurdu aslında yaşamak. Kabusun en can yakan yerinde ya da bir rüyanın en tatlı anında kulağımıza fısıldanan “Bu bir rüya.” sedasıydı belki yaşamın en rafine tarifi. Oyun, rüya… Aklımıza sığmayandan sığındığımız, yarımlarımızı tamamladığımız, her şeyin yarım kalacağını ve tamam olan tek şeyin “yaşamak” olduğunu anladığımız…

        Biz işte böyle yaşadık. Gördüğümüz her oyuncağı istedik. Bazen öyle çok oldular ki hiçbirinin kıymetini bilemedik. Bazen de aynı oyuncak için birbirimizle kavga ettik. Oysa paylaşmaktı asıl olan; oyun yalnız oynanmazdı. Bir gün ebe olmak vardı, öbür gün sobelenmek. “Fasulye” olmayı da bilmeliydik yeri gelince “hakem” olmayı da…

        Her gün yinelenen oyunda her an, her şey yenilense de tek aynı kalan ve sahici olan oyunun kendisiydi aslında. Ve bir çocuk olgunluğuyla oyunu bitmeden terkedebilmekti yaşamak…

3 Yorum var

  1. Gönderen ertuğrul Tarih November 14th, 2007

    oyun… keşke gerçekten de oyun gibi olsa hayat,yandığımız zaman diğer ‘hak’kımızı kullansak,belki anlardık o zaman kıymetini akıp giden zamanın,kim bilir belki o haklarda 3-5 kuruşa garibanların elinden alınıp parası olanın kasasında toplanırdı o zaman… ne kadar acımasız bir Dünya, şöyle çocuksu bir parça hayal dahi kurdurmuyor…
    yazık…
    bana bu yorumları yaptırtan yazınız için tekrar teşekkür ederim, ne de güzel acıttınız yüreğimi, insan acıdan dahi keyf alıyor zamanla…
    nasıl almasın? keyifli olmasa neden her gün insanlara bu kadar acı tattırılsın, neden her gün çocuklar öldürülsün… neden her gün kalpler kırılsın?…
    dedim ya içimi acıttınız, sağolun.
    yazılarınızın devamını bekliyor olacağım…

  2. Gönderen Gamze Tarih November 16th, 2007

    Kilometrelerce uzakda, disarda lapa lapa kar yagan beyaz bir gunde, yazinizi okurken daha mi cok usudum yoksa isindim bilemedim =>
    Ama bu duyguyu cok sevdim,
    yazilariniz devamli olsun…

  3. Gönderen sevgi Tarih November 16th, 2007

    gönlümüz nedense daldan dala yaşamaya alışmış durmuş.dediğiniz gibi öyle bi telaşeki sanki, ne yarım bıraktıklarımız ne de yarım varsaymadıklarımıza üzülebiliyoruz.halbuki bizlere öğretilen, yaşamdan pişmanlık duymak, yaşadıklarımız değil yaşayamadıklarımız için değil miydi..
    ve sizde ne güzel paylaşmışsınız bizimle yarım kalmışlığı, içime dokundu..elinize sağlık.

Posting your comment.

Yorum Yap

    Yazarlar

      Harun Tokak
      Issık göl şehidi
      Ali Bulaç
      "LÜZUMSUZ MERHAMET!"
      Sadık Yalsızuçanlar
      Hz. Mevlana’yı Okumak
      Berat Demirci
      "TO BE"
      Dr. Selma Karışman
      ŞİİRİMİZ VE BİZ -1-
      Mahmut Nefise
      TAİFE-İ SANATKÂR
      Şeref Yılmaz
      Şehirlerin Dili
      Hüseyin Bargan
      RAFLARDAKİ EKSİK KİTAPLAR
      Münir Arıkan
      Kurumsal Gıybet
      Talat Ordu
      MEVLANA, OĞUZ ATAY, FAZIL SAY?
      Niyazi Sanlı
      SON CÜMLE

      Arsiv

      • March 2008
      • February 2008
      • January 2008
      • November 2007
      • October 2007
      • September 2007

_blank

  •