YALNIZLIK UYKUSU
Geçenlerde iş güç sahibi bir dostumu telefonda yokladım. Mesaide olması gerekirken evindeki odasında yazılarıyla al takke ver külah ettiğini öğrenmem doğrusu imrendirdi.
—Ev halkı, çoluk çocuk rahatsız etmiyor mu, diyecek oldum.
—Odama girdikten sonra rahatsız edilmemem gerektiğini bellediler zahir, dedi gülerek.
Edebiyatın karın doyurmadığı günümüzde –Reşat Nuri ve Halit Ziya gibi ciltler dolusu eser yazmış üstatlar bile devlet dairesinde dirsek paralamışlardır- maişet motorunun yürümesi için çalışmak zorunda olanlar, ne yapıp edip bazı zaman dilimlerini kuytu bir köşede gönüllü münzevi olarak yazmaya ayırmalıdırlar.
Oysa ben dostumun aksine, yazı başına oturmak için kimseciklerin olmadığı zamanları kollarım. Bu, ya tatil günüdür; ya da ev ahalisinin ortalıktan elini eteğini çektiği gecenin ilerleyen saatleri. Bazen sabah güneşinin henüz çıkmadığı alaca karanlıkta da oturduğum olur. Bu sabah yalnızlığında her ne kadar karşı binalara sıra sıra tünemiş martıların çığlıkları, adını bilmediğim, beş katlı apartmanımıza yukarıdan bakan ağacın tepelerinden yükselen karga sesleri, yalnızlığımın içine girse de, beni pek etkilemez. Mekanik veya kozmik sesler değil de, insan sesi böler yalnızlık uykusunu.
Benim için Ses ve Öfke’nin yazarı olan William Faulkner, Döşeğimde Ölürken adlı romanını ateşçilik yaptığı bir elektrik santralinde ters çevirdiği bir el arabasını masa gibi kullanarak, kulaklarında muazzam bir dinamonun mekanik uğultusunu duya duya yazar. Dünyaya tembel bir çaylak olarak gelmek isteyen Faulkner, insan yalnızlığında gece yarısından sabah dörde kadar çalışarak altı haftada tamamlar bu eserini.
Büyük yalnızlıklara yatmak istediğini söyleyen Salah Birsel, çağımızda yalnız kalmanın, yalnız olmanın çok güç olduğunu itiraf eder. Ancak emeklilikten sonra büyük yalnızlıklara yatabilir. Arkasından onlarca deneme ve günlükler şıngır mıngır sökün edip gelir. Ama o yine de kendinden memnun değildir. Çok, daha çok yalnız olmak isteğindedir İyi bir şeyler yazmak isteyen bir yazarın ilk yapacağı şeyin bu olduğunu düşünür. Toplum konularına çokça eğilen bir yazarın yolu bile bundan başkası değildir çünkü. Salah Birsel arada bir insan harmanlarının köşe bucağını eşelemeye faytonuyla çıksa da, sonra yine, kendi uzletine çekilir.
Yalnızlığın kendi içinde zengin bir âlemi vardır. Büyükler fikir çilesinde pişmek için hemen daima yalnızlık tepelerinde konaklar. Küçüklerin oralara çıkması; kalp çarpıntısı, baş ağrısı, kulak çınlaması ve can sıkıntısına sebep olur. Bundan olsa gerek; sahiller canı sıkılan adamlarla doludur ve onlarda büyüklük arayanlar kendi küçüklüklerini büyütme peşindekilerdir.
Yalnızlığa uğramaktan usanç duyan yazı heveskârının ortaya bir şey koyması mümkün olmadığı gibi, üstat denilenlerinin de ebediyet soluklu eser yazmaları mümkün değildir. Ahmet Haşim’in ifadesiyle insanın balı sayılan yazı, inziva atmosferinde daha bir şerbetlenir. Yoksa yalnızlık arayışı insanlara olan dargınlıktan değildir. Her insan bir yönüyle hayat tiryakisi değil midir zaten?
Hayat aşığı Proust’un gittikçe kötüleşen durumunun iyileşmesi olanaksız bir hastalıktan ileri geldiğini saptar doktorlar. Bunun üzerine Marcel Proust, yaşamını bir çırpıda baştan aşağı değiştirir. Hussmann Bulvarındaki evine sımsıkı kapanır. Yıllarca benliğinde gizliden gizliye yapılan çalışmaların tohumlarını bakıma alır. Hep can sıkıntısından sıkılan aylak adam, bir gecede yüzyılımızın edebiyat alanında gördüğü en çalışkan emekçilerden birine dönüşür. Yalnızlık bahçesinde sabırla çalışan rençperler gibi uğraşıp, içindeki tohumlardan büyük bir orman vücuda getirir. İçerilerde büyütülüp yetiştirilen yalnızlığın hibesi eserleri, zekâları keskin okurlar için ballı mı ballıdır.
Yalnızlığı bulamadığımız için yazıklanıp durduğumuz, sessiz bir limana demir atmayı arzuladığımız çok olur ve boşuna da değildir. Bulunan bu dingin zamanlarda oturup bir dolu şey yazar, taslaklar oluştururuz. Sırtını yalnızlığa dayayıp da eli boş dönenine hiç rastlamadım. Maişet derdinden gündüzleri yazmaya vakit bulamayan pek çok yazarımız eserlerini ya gece yarılarından sonra, ya da tatil aralıklarında yazmışlardır.
Yusuf Ziya’nın demesine göre Reşat Nuri onlarca eserini, gece dönmelerinden sonra başkaları mışıl mışıl uyurkenki vakitlerde uyanık kalarak kotarır. Reşat Nuri, Anadolu’yu dolaşırken kaldığı kasaba otel odalarında da boş durmaz.
Yalnızlık uykusuna olan ihtiyaç ben de bir takıntıdır. Yazı adamının gönüllü bir münzevi olduğuna inanırım ben. Ama sürgit bir yalnızlık değildir istediğim. Şifalı ve bereketli bir yalnızlıktır bu.
Maişet motorunun yürümesi gibi çalışmak zorunda olanlar, eğer bu yazı işinde ciddiyseler, ne yapıp edip bazı zaman dilimlerini kuytu bir yerde gönüllü münzevi olarak yazmaya ayırmalıdırlar.
İpek böceğine dutluk nasıl bir ihtiyaçsa, yazı adamına da yalnızlık uykusu öyle bir zarurettir.












Bir çok insan yalnızlıktan şikayet edip kendini derbeder ederken,duruma farklı bir açıdan bakabilmek ne kadar güzel. Yalnızlık bahanesiyle sarhoş olanlar, hiçbir iş yapmayıpavare şekilde dolaşanlar, asosyal varlıklar olup günlük işlerini dahi yapmaktanimtina edenlerin yaşadığı dünyada yanlızlığı olgunlaşıp meyve vermek için fırsat olarak görebilmek çok güzel. Sayın yazara gösterdiği ufuktan dolayı teşekkür ediyor, ilgiyle okuduğum yazıların devamını diliyorum..
Schiller, “Asıl yalnızken yalnız değilim,” der. Hüseyin Bargan Bey’in, yalnızlığımızı bize sevdiren yazısı, yalnızlığımızı yalnızlıklıktan kurtardı. Ciddî bir birikimin neticesi olan bu denemesinden dolayı değerli düşünce adamını tebrik ediyorum.
Sayın H.Bargan, tembellerin en meşhur sığınağı “Vaktim yok yazmaya.” bahanesini güzel bir üslup ve ince bir alayla çürürütmüştür. ben de artık bu tür bahanelere sığınmayacağım. selamlar….
“Yalnızız, beşikten tut! mezara kadar yalnız
Ülfet, kara yalnızlık madeninde bir yıldız”…N.F.K.
An gelir yalnız hisseder insan kendini; dış dünyanın onca kalabalığına rağmen, sadece kalemi kağıdı dost bilir ve sığınır geceye. Herkes uyusa, cümleler uyutmaz sahibini..”-Saklama artık beni”.
Hüseyin Bargan Bey’in nice bereketli ve şifalı yazılarını daha okumamız dileğiyle…
Sevgili Dostum Hüseyin Bey; iyi bir yazar olduğu halde kadri bilinmeyenler sınıfındandır. Zamanı aşıp edebiyat literatüründe yer alacağı konusunda hiç şüphem yoktur. Hem üslup hem de duygu ve düşüncelerin aktarılması bakımından kendisini son derece başarılı buluyorum.