SÖZÜN YETMEDİĞİ YERDE
Dr. Selma Karışman
Düşündüklerini kaleme bizden önce vuranlar, tefekküre ve yazmaya bizden önce duranlar, huzura bizden evvel gidenler, ebedileşmenin ruhlarına kattığı onur ve letafetle, gözlerimizi, sözleri üzerine büyük bir coşkuyla davet etmekten hiç vazgeçmezler. Bu davette her iki taraf için de tâbi olunan bir çekim gücü söz konusudur. Davet eden, sadık okurunu “işte dilimden, halimden, gönlümden anlayacak budur” diye nasıl gözüne kestirmişse, davete icabet eden de, bu türden bir cazibeyle çekilir yazara. Duygularından ruhuna akan ilham, fikirlerinden hayatına katılan anlam, o okuru, o yazara mecbur kılar. Sahifeler boyunca, zaman ve mekân düzleşir ve siz artık müdavimi olduğunuz rahlenin önünde bazen itidal, çoğu zaman istiğrak içinde tedris ederken bulursunuz kendinizi. O artık sizin sırdaşınız, dostunuz, yâreninizdir. O, sizin yazarınızdır. Bir yazarın, fikirleriyle, bir tek okurun tefekkür hafızasına bu şekilde kayıt düşmesi, ilhamıyla bir tek onun ilham âleminde yankılanması bile ebedileşmesi için kâfi sebeptir. Fakat yazarınız zaten toplumunuzun kolektif bilincine nüfuz etmişse ve nesillerdir aynı muktedir bilinç tarafından tevarüs ediliyorsa bunun adı artık ebedileşirken edebileşmek, edebiyata mâl olmaktır; tek kelimeyle edebiyattır. Her kalem,kendine itiraf etmese de,şuuraltında böyle kadim bir muradı barındırır.
Ahmet Hamdi Tanpınar’la aramızdaki kurbiyyet, tam da yukarıdaki türden bir okur-yazar ilişkisine denk düşer. Mütevazı ruhaniyetinin himmeti ile daha lise çağlarımdayken beni okurluğuna davet etmiş, romantik tahayyüllerimin önünde cömertçe araladığı büyülü dünyasına, henüz eşiğindeyken hayran bırakmıştır. Hayat ve edebiyat karşısındaki vakur, samimi ve bir o kadar da kadar ihtişamlı duruşuyla, harikalar diyarına her adım atışımda, dimağımı ve kalemimi bir defa daha büyülemiştir. Ruhuma, her daim, kadim bir dostluğun ve emsalsiz nimetlerinin ayrıcalığını üflemiştir. Öyle ki, yıllar sonra, aynı coşku ve heyecanla fakat akademik bir sürecin farklı ilgi ve ihtiyaçlarının terkisinde yeniden çaldığım bu dost kapıyı, bu defa önümde yine -taze ve idrakim seviyesinde yeni- nimetleriyle bu defa sonuna kadar açık bulmuştum. Artık muradım sadece gençlik hayallerime, Mümtaz ve Nuran’ın diyaloglarından sesler giydirmek, yazarlık ümitlerime Huzur’dan, Mahur Beste’den, Beş Şehir’den tecrübe devşirmek değildi. Bu defa nesrinin ve şiirinin efsununda; aşkın, zamanın musikinin, hayat, ölüm ve ebediyetin büründüğü metafizik iklimin tılsımını çözmeli, önümde “karmakarışık bir yumak” gibi duran dünyasında kendi dünyamı çözümlemeliydim. Hayata tuttuğu aynanın berrak yüzünde bütün kahramanlarının, ondan süzülen yüzlerinin sırlarını çözerken kendi yüreğimin yüzlerini de temaşa etmeliydim. “Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Eserlerinde Dinî Temalar” isimli yüksek lisans tezi, belki de mücerret bir sonuç olarak dostluğuma verilen dostane bir cevaptan, sıcak bir selamdan ibaret birkaç kelamdır. Fakat tezin ruhum için baştan sonra manevi bir tecelli olarak seyreden -benim için hala müşahhas- sürecinde, olağanüstü tecrübelerle, taptaze ve yepyeni idrak ve kavrayışlarla varlığım silkinerek; ızdırabı, hatırası ve hakikati ile hayatım yeniden rayına oturmuştur.
Tanpınar’la ilgili bu düşünceler, onu konu alan bir yazıya girizgâh olmak üzere yazılmadı sevgili okuyucu. Söz etrafında bütün bu dolanışlar, ateş zamanında susmak ve kül olmak yerine, sözlerini bir söz ustasının usta sözlerinden tutuşturacak olmanın terennümleridir. Bütün bunlar sözün bittiği yerden söze tekrar ulaşabilmek, zor zamanda yazmayı biraz olsun kolay kılmak adına, bunlara aşina bir kalemden alacağım ilhamın, devşireceğim sözün, şükran ifadeleridir. Her zaman ve zeminde; hayat, kâinat ve insanın manâ ve hedefini her okuma temrinimde, başvurduğum sözlerdir bunlar. Sadece zihnime değil ruhuma kazınan yol reçeteleridir. Kıymetini bilmeden elimde tuttuğum pek çok taşı, anında altına dönüştüren simya formülleridir: “Değişerek devam etmek, devam ederek değişmek” gibi, “Dua zekânın tebessümüdür.”, “Hal yoktur, mazi ve onun emrinde bir istikbal vardır.”, “İyi şeyler, ancak iyi şeylerden doğar” gibi… Bunlar, -ve elbette emsalleri- kader labirentlerini aşa aşa, zaman dehlizinde düşe kalka, teoriler çığına eklene eklene, insan hayatına ve ona denk düşen bir hakikate ulaşabilmek için kıyasıya çarpışan sayısız özdeyiş, vecize ve hayat prensibi arasından rahatça sıyrılanlardan toplumsal hafızamızın hissesine düşenlerdir. Tanpınar ve okuyucusunun onurlu paylarına… Ve bana bu zamanda, zor zamanda söz söylemenin yolunu açan bir tanesi daha. Öğrendiğimden beri hayatımı bütünüyle kuşatan beni umudumda olduğu kadar ızdırabımda; Vatan ve Kâinat gailesine, insanıma ve insanlık ailesine katan bir tanesi: “İnsan, bütün Kâinattan mesuldür.” İlahi bir hayat prensibinin, ulvi bir vâroluş idealinin veciz bir yorumu. İnsanoğluyla, adımını attığı ilk günden beri sırrını çözmek için didinip durduğu efsunlu galaksisi arasındaki fizik/fizikötesi, rasyonel/ilahi ilişkinin muhkem bir terennümü. Ve yazar olanlar… Yazma mesuliyetini daha ağır hissettikleri için hissettiklerinin altında daha ağır ezilenler. Dilekçelerini, kalemlerinin yüreğine bir bukağı gibi geçiren ve bu bağlılık karşısında boyunlarını kıldan ince, bileklerini kılıçtan keskin kılanlar… Talibi oldukları mesuliyetin bütün Peygamberlerin, ama özellikle de hayatı; her anıyla, her yanıyla, tamamıyla “Kâinattan mesul olma” prensibinin terennümü olan son Peygamber Aleyhisselâtı Vesselâm’ın mesleği olduğuna inanarak yazanlar. Her halükârda, neşede ve kederde, gün ışığında ve karda, servi ya da kurşun gölgesinde, adalette veya zulümde, ele güne, dosta düşmana karşı, kalemleri kırılırcasına bükülürken bile mürekkepleri hiç tükenmeyenler… Cânım namaza dururcasına söze duranlar, sultan sahura kalkarcasına yazıya kalkanlar, Kabe’nin kara duvağına sarılırcasına ak kağıda sarılanlar, zekat verircesine, söz ile ruhu tezkiye edenler… Kelime-i şehadetlerini, şehitlerin şehadeti gibi ikrar edenler… Sözün yetmediği yerde şiire, destana, türküye; bileğin yetmediği yerde yüreğe; sabrın yetmediği yerde duaya duranlar…
Öyleyse yazmalı; şiir yazar gibi, yürek verir gibi, dua eder gibi yazmalı… Şimdi; tam da sözün dibe vurmaya yüz tuttuğu yerden, başlamalı söze… Zaman, yazmak zamanıdır çünkü; şiire, destana, türküye durmak zamanı! “Nun vel kalem”e içilen ant ile sözün küllerinden söz devşirmek, anaların anlarına sabır katmak zamanı… Şimdi, boynu bükük babadan, bağrı yanık anadan, yetim yavrudan, candan canandan, şimdi Anadolu’dan, baş sağlığı dilemenin yetersiz kaldığı anda, özünle özür dilemek zamanı! Özü söze dökmek zamanı… Zaman, yazmak zamanı!
ŞİMDİ BÜTÜN SÖZ SENİN
Gayri farz oldu yazmak
Gelen neyse elinden
Dibinden yüreğinin
Neyse gelen dilinden
Rahman ve Rahim ile
Çekerek besmeleyi
Sıyırarak kınından
Müstakim kalemini
Akleden kalbin ile
Farz oldu artık yazmak
Ağlayan hikâyeyi
Yasın en zor faslında
Söz durmuştu aslında
Sözün durduğu yerde
Ne söylenir ki başka
Belki yanık bir ağıt
Gelir yaslı yollardan
Öksüz yetim de olsa
Koşar gelir yanına
Vezinsiz kafiyesiz
Boynu bükük bir şiir
Sıkıca sar sarmala
Hafiflet acısını
Şiirdir ne de olsa
Bir bakarsın dirilir
Yine söyler bizimle
Ezeli şarkımızı
Ne de olsa bizimdir
Bizim hikâyemizdir
Destanımız ninnimiz
Bizim mevlidimizdir
Sılamız gurbetimiz
Serhatta heybetimiz
Odur hiç düşmeyecek
Muhkem yürek kalemiz
Kılıç ve kalemimiz
Odur ince sazımız
Cudi’miz Gabar’ımız
Odur Yüksekovamız
Son zamanda çaresiz
Yorgun bitkin kimsesiz
Küskün sessiz de olsa
Bir kelamda dirilir
Barışır bir selamda
Şiirdir ne de olsa
Sar sarmala yasını
Sesine sükûtuna
Bitmeyen umuduna
Ruhunun veznini kat
Ahının mızrabını
Anlat geçmeden vakit
Ağlayan hikâyeyi
Çünkü bu emir oldu
Farz oldu çünkü sana
Sabra duran çığlıklar
Kışa dönen baharlar
Babalar ve oğullar
Kardeşler, yarlar için
Ama illa da onlar
İlla da onlar için:
Bağrı başka yananlar
Dili başka ananlar
Adı ana olanlar
İlla da onlar için
Ateşten gömlek gibi
Ölümü bilmek gibi
Islak bir taziye yaz
Anlat hikâyemizi…
Muradın ilham iken
Sevdan iken divitin
Ne de kolaydı yazmak
Îrâdın mısra iken
Kolaysa şu demde yaz
Kızıl kıyamet iken
Batttığı yer kalemin
Güldeki kelebeğin
Kalpdeki ümitlerin
Kanadı kırık iken
Ağıttayken ocaklar
Taş kesmişken bucaklar
Kolay ise şimdi yaz
Boşalmışken kucaklar
Dolaştırmadan sözü
Kin bürümeden özü
Tezce ve yiğitçe yaz
Haki libasın alı
Göz yaşı kurumadan
Aşlar eski tadına
Mutadına dönmeden
Cisimleşmeden aşklar
Bayrak başdan inmeden
Gaflete bürünmeden
Toprağı Çukurcanın
Şimdi kaz mısraları
Tarih mahfazasına
Kazı yine zaferi
Gururun kabzasına
Ruhunun vezni ile
Mızrabıyla ahının
Son bir defa daha
Bir tarih düş tarihe
Gaflete bürünmeden
Çukurcanın yaprağı
Bir kara haber daha
Duyulmadan kışladan
Bir kez daha karaya
Bürünmeden topraklar
Zaman mürur etmeden
Dümur olmadan ferman
Hemen yaz destanını
Gözyaşı kurumadan
Tayyı zaman eyleyip
Tavaf et makamları
Sakarya Çanakkale
Gez Anafartaları
Yaz, nazlı bir yaz günü
Alır gibi Mohaçı
“Miraçtan iner gibi
Hacdan döner gibi” yaz
Şimdi o bahçelerde
Kıdemli şehitlerle
Söyleşen yiğitlerin
Duyar gibi sesini
Cennet kapılarında
O anda en yakında
“Ebedi cetleri”ni
Gözünde görür gibi
Okur gibi yüzünde
Zafer hendesesini
Bırak oyun oynaşı
Sen de yaz delikanlım
Sen de söyle sen de yaz
Gelinim, gözü yaşlım
Elini vere vere
Yüreklerin eline
Dura dura sabırdan
Ve nurdan dualara
Boz hayatın hayata
Kurduğu pusuları
Pusulanın ibresini
Yine kıbleye çevir
Dinsin bütün ağıtlar
Dirilsin tüm umutlar
Selam dursun önünde
Uzaklar ve yakınlar
Dursun laf-ı güzaflar
İradesiz zaaflar
Devir tuzaklarını
Devrin emellerinin
Yaz yeniden bir neslin
Diriliş destanını
Şimdi sen haykır Mehmet
Şimdi bütün söz senin!












yürekleri kabartıp sükuna erdirene
yolları kaybettirip buldurana
harfleri var edip ,isimleri öğretene andolsun
andolsun dağıtıp toplayana
gezdirip gezdirip mıhlayana
kaynatıp kaynatıp oldurana
zamanda /zamanı anlayan
insanı kavrayan andolsun
yüreğinize sağlık,yazdıran Rabbime şükürler olsun
SÖZÜN BİTİĞİ YERDEYİM
Sevgili Hocam;
Yazmakla yazamamak arasında medcezirlere kapıldığım, beni benden alıp götüren bu nesri, gönüllerimiz dağlayan o yangının resmini seyrettirerek hitâma erdirmişsiniz. Yazmak kaleminizden dökülen nesrin güzelliğine bir vefâ borcuydu, yazamamak hisslerimi kelimelere döküp ifade edememnin korkusu…
“Miraçtan iner gibi
Hacdan döner gibi” yaz’ın hep inşâallah
Yürekten selamlar…
SAYGIDEĞER SELMA KARIŞMAN:Yazılarınız latif bir şiir lezzetinde.Şiirleriniz muhteşem.Dilerim, varlığınız ebedi ışık sunar şu dünyaya.”MÜSTAKİM KALEMİNİZ”artık emanettir dualarımıza.P.AKÇAY