Tahlil Atölyesi
Kibrit Kutusu ve Termometre?
“BABAMIN BAVULU”NDAN ÇIKANLAR
BANA BİR MASAL ANLAT BABA
   Uygulama Atölyesii
SON VEDA
   Yazarlik Okulu
YAZARLIK OKULU 2007 TAKVİMİ
YAZARLIK OKULU NEDİR?
YAZARLIK OKULU 2006
YAZARLIK OKULU VE YAZAR OLMAK

SÖZÜN YETMEDİĞİ YERDE

Yazarlar

Dr. Selma Karışman

Düşündüklerini kaleme bizden önce vuranlar, tefekküre ve yazmaya bizden önce duranlar, huzura bizden evvel gidenler, ebedileşmenin ruhlarına kattığı onur ve letafetle, gözlerimizi, sözleri üzerine büyük bir coşkuyla davet etmekten hiç vazgeçmezler. Bu davette her iki taraf için de tâbi olunan bir çekim gücü söz konusudur. Davet eden, sadık okurunu “işte dilimden, halimden, gönlümden anlayacak budur” diye nasıl gözüne kestirmişse, davete icabet eden de, bu türden bir cazibeyle çekilir yazara. Duygularından ruhuna akan ilham, fikirlerinden hayatına katılan anlam, o okuru, o yazara mecbur kılar. Sahifeler boyunca, zaman ve mekân düzleşir ve siz artık müdavimi olduğunuz rahlenin önünde bazen itidal, çoğu zaman istiğrak içinde tedris ederken bulursunuz kendinizi. O artık sizin sırdaşınız, dostunuz, yâreninizdir. O, sizin yazarınızdır. Bir yazarın, fikirleriyle, bir tek okurun tefekkür hafızasına bu şekilde kayıt düşmesi, ilhamıyla bir tek onun ilham âleminde yankılanması bile ebedileşmesi için kâfi sebeptir. Fakat yazarınız zaten toplumunuzun kolektif bilincine nüfuz etmişse ve nesillerdir aynı muktedir bilinç tarafından tevarüs ediliyorsa bunun adı artık ebedileşirken edebileşmek, edebiyata mâl olmaktır; tek kelimeyle edebiyattır. Her kalem,kendine itiraf etmese de,şuuraltında böyle kadim bir muradı barındırır.

Ahmet Hamdi Tanpınar’la aramızdaki kurbiyyet, tam da yukarıdaki türden bir okur-yazar ilişkisine denk düşer. Mütevazı ruhaniyetinin himmeti ile daha lise çağlarımdayken beni okurluğuna davet etmiş, romantik tahayyüllerimin önünde cömertçe araladığı büyülü dünyasına, henüz eşiğindeyken hayran bırakmıştır. Hayat ve edebiyat karşısındaki vakur, samimi ve bir o kadar da kadar ihtişamlı duruşuyla, harikalar diyarına her adım atışımda, dimağımı ve kalemimi bir defa daha büyülemiştir. Ruhuma, her daim, kadim bir dostluğun ve emsalsiz nimetlerinin ayrıcalığını üflemiştir. Öyle ki, yıllar sonra, aynı coşku ve heyecanla fakat akademik bir sürecin farklı ilgi ve ihtiyaçlarının terkisinde yeniden çaldığım bu dost kapıyı, bu defa önümde yine -taze ve idrakim seviyesinde yeni- nimetleriyle bu defa sonuna kadar açık bulmuştum. Artık muradım sadece gençlik hayallerime, Mümtaz ve Nuran’ın diyaloglarından sesler giydirmek, yazarlık ümitlerime Huzur’dan, Mahur Beste’den, Beş Şehir’den tecrübe devşirmek değildi. Bu defa nesrinin ve şiirinin efsununda; aşkın, zamanın musikinin, hayat, ölüm ve ebediyetin büründüğü metafizik iklimin tılsımını çözmeli, önümde “karmakarışık bir yumak” gibi duran dünyasında kendi dünyamı çözümlemeliydim. Hayata  tuttuğu aynanın berrak yüzünde bütün kahramanlarının, ondan süzülen yüzlerinin sırlarını çözerken kendi yüreğimin yüzlerini de temaşa etmeliydim. “Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Eserlerinde Dinî Temalar” isimli yüksek lisans tezi, belki de mücerret bir sonuç olarak dostluğuma verilen dostane bir cevaptan, sıcak bir selamdan ibaret birkaç kelamdır. Fakat tezin ruhum için baştan sonra manevi bir tecelli olarak seyreden -benim için hala müşahhas- sürecinde, olağanüstü tecrübelerle, taptaze ve yepyeni idrak ve kavrayışlarla varlığım silkinerek; ızdırabı, hatırası ve hakikati ile hayatım yeniden rayına oturmuştur.

Tanpınar’la ilgili bu düşünceler, onu konu alan bir yazıya girizgâh olmak üzere yazılmadı sevgili okuyucu. Söz etrafında bütün bu dolanışlar, ateş zamanında susmak ve kül olmak yerine, sözlerini bir söz ustasının usta sözlerinden tutuşturacak olmanın terennümleridir. Bütün bunlar sözün bittiği yerden söze tekrar ulaşabilmek, zor zamanda yazmayı biraz olsun kolay kılmak adına, bunlara aşina bir kalemden alacağım ilhamın, devşireceğim sözün, şükran ifadeleridir. Her zaman ve zeminde; hayat, kâinat ve insanın manâ ve hedefini her okuma temrinimde, başvurduğum sözlerdir bunlar. Sadece zihnime değil ruhuma kazınan yol reçeteleridir. Kıymetini bilmeden elimde tuttuğum pek çok taşı, anında altına dönüştüren simya formülleridir: “Değişerek devam etmek, devam ederek değişmek” gibi, “Dua zekânın tebessümüdür.”, “Hal yoktur, mazi ve onun emrinde bir istikbal vardır.”, “İyi şeyler, ancak iyi şeylerden doğar” gibi… Bunlar, -ve elbette emsalleri- kader labirentlerini aşa aşa, zaman dehlizinde düşe kalka, teoriler çığına eklene eklene, insan hayatına ve ona denk düşen bir hakikate ulaşabilmek için kıyasıya çarpışan sayısız özdeyiş, vecize ve hayat prensibi arasından rahatça sıyrılanlardan toplumsal hafızamızın hissesine düşenlerdir. Tanpınar ve okuyucusunun onurlu paylarına… Ve bana bu zamanda, zor zamanda söz söylemenin yolunu açan bir tanesi daha. Öğrendiğimden beri hayatımı bütünüyle kuşatan beni umudumda olduğu kadar ızdırabımda; Vatan ve Kâinat gailesine, insanıma ve insanlık ailesine katan bir tanesi: “İnsan, bütün Kâinattan mesuldür.” İlahi bir hayat prensibinin, ulvi bir vâroluş idealinin veciz bir yorumu. İnsanoğluyla, adımını attığı ilk günden beri sırrını çözmek için didinip durduğu efsunlu galaksisi arasındaki fizik/fizikötesi, rasyonel/ilahi ilişkinin muhkem bir terennümü. Ve yazar olanlar… Yazma mesuliyetini daha ağır hissettikleri için hissettiklerinin altında daha ağır ezilenler. Dilekçelerini, kalemlerinin yüreğine bir bukağı gibi geçiren ve bu bağlılık karşısında boyunlarını kıldan ince, bileklerini kılıçtan keskin kılanlar…  Talibi oldukları mesuliyetin bütün Peygamberlerin, ama özellikle de hayatı; her anıyla, her yanıyla, tamamıyla “Kâinattan mesul olma” prensibinin terennümü olan son Peygamber Aleyhisselâtı Vesselâm’ın mesleği olduğuna inanarak yazanlar. Her halükârda, neşede ve kederde, gün ışığında ve karda, servi ya da kurşun gölgesinde, adalette veya zulümde, ele güne, dosta düşmana karşı, kalemleri kırılırcasına bükülürken bile mürekkepleri hiç tükenmeyenler… Cânım namaza dururcasına söze duranlar, sultan sahura kalkarcasına yazıya kalkanlar, Kabe’nin kara duvağına sarılırcasına ak kağıda sarılanlar, zekat verircesine, söz ile ruhu tezkiye edenler… Kelime-i şehadetlerini, şehitlerin şehadeti gibi ikrar edenler… Sözün yetmediği yerde şiire, destana, türküye; bileğin yetmediği yerde yüreğe; sabrın yetmediği yerde duaya duranlar…

Öyleyse yazmalı; şiir yazar gibi, yürek verir gibi, dua eder gibi yazmalı… Şimdi; tam da sözün dibe vurmaya yüz tuttuğu yerden, başlamalı söze… Zaman, yazmak zamanıdır çünkü; şiire, destana, türküye durmak zamanı! “Nun vel kalem”e içilen ant ile sözün küllerinden söz devşirmek, anaların anlarına sabır katmak zamanı… Şimdi, boynu bükük babadan, bağrı yanık anadan, yetim yavrudan, candan canandan, şimdi Anadolu’dan, baş sağlığı dilemenin yetersiz kaldığı anda, özünle özür dilemek zamanı! Özü söze dökmek zamanı… Zaman, yazmak zamanı!

ŞİMDİ BÜTÜN SÖZ SENİN

Gayri farz oldu yazmak

Gelen neyse elinden

Dibinden yüreğinin

Neyse gelen dilinden

Rahman ve Rahim ile

Çekerek besmeleyi

Sıyırarak kınından

Müstakim kalemini

Akleden kalbin ile

Farz oldu artık yazmak

Ağlayan hikâyeyi

Yasın en zor faslında

Söz durmuştu aslında

Sözün durduğu yerde

Ne söylenir ki başka

Belki yanık bir ağıt

Gelir yaslı yollardan

Öksüz yetim de olsa

Koşar gelir yanına

Vezinsiz kafiyesiz

Boynu bükük bir şiir

Sıkıca sar sarmala

Hafiflet acısını

Şiirdir ne de olsa

Bir bakarsın dirilir

Yine söyler bizimle

Ezeli şarkımızı

Ne de olsa bizimdir

Bizim hikâyemizdir

Destanımız ninnimiz

Bizim mevlidimizdir

Sılamız gurbetimiz

Serhatta heybetimiz

Odur hiç düşmeyecek

Muhkem yürek kalemiz

Kılıç ve kalemimiz

Odur ince sazımız

Cudi’miz Gabar’ımız

Odur Yüksekovamız

Son zamanda çaresiz 

Yorgun bitkin kimsesiz

Küskün sessiz de olsa

Bir kelamda dirilir

Barışır bir selamda

Şiirdir ne de olsa

Sar sarmala yasını

Sesine sükûtuna

Bitmeyen umuduna

Ruhunun veznini kat

Ahının mızrabını

Anlat geçmeden vakit

Ağlayan hikâyeyi

Çünkü bu emir oldu

Farz oldu çünkü sana

Sabra duran çığlıklar

Kışa dönen baharlar

Babalar ve oğullar

Kardeşler, yarlar için

Ama illa da onlar

İlla da onlar için:

Bağrı başka yananlar

Dili başka ananlar

Adı ana olanlar

İlla da onlar için

Ateşten gömlek gibi

Ölümü bilmek gibi

Islak bir taziye yaz

Anlat hikâyemizi…

Muradın ilham iken

Sevdan iken divitin

Ne de kolaydı yazmak

Îrâdın mısra iken

Kolaysa şu demde yaz

Kızıl kıyamet iken

Batttığı yer kalemin

Güldeki kelebeğin

Kalpdeki ümitlerin

Kanadı kırık iken

Ağıttayken ocaklar

Taş kesmişken bucaklar

Kolay ise şimdi yaz

Boşalmışken kucaklar

Dolaştırmadan sözü

Kin bürümeden özü

Tezce ve yiğitçe yaz

Haki libasın alı  

Göz yaşı kurumadan

Aşlar eski tadına

Mutadına dönmeden

Cisimleşmeden aşklar

Bayrak başdan inmeden

Gaflete bürünmeden

Toprağı Çukurcanın

Şimdi kaz mısraları

Tarih mahfazasına

Kazı yine zaferi

Gururun kabzasına

Ruhunun vezni ile

Mızrabıyla ahının

Son bir defa daha

Bir tarih düş tarihe

Gaflete bürünmeden

Çukurcanın yaprağı

Bir kara haber daha

Duyulmadan kışladan

Bir kez daha karaya

Bürünmeden topraklar

Zaman mürur etmeden

Dümur olmadan ferman

Hemen yaz destanını

Gözyaşı kurumadan

 Tayyı zaman eyleyip

 Tavaf et makamları

 Sakarya Çanakkale

Gez Anafartaları

Yaz, nazlı bir yaz günü

Alır gibi Mohaçı

“Miraçtan iner gibi

Hacdan döner gibi” yaz

Şimdi o bahçelerde 

Kıdemli şehitlerle

Söyleşen yiğitlerin

Duyar gibi sesini

Cennet kapılarında

O anda en yakında

“Ebedi cetleri”ni

Gözünde görür gibi

Okur gibi yüzünde

Zafer hendesesini

Bırak oyun oynaşı

Sen de yaz delikanlım

Sen de söyle sen de yaz

Gelinim, gözü yaşlım

Elini vere vere

Yüreklerin eline

Dura dura sabırdan

Ve nurdan dualara

Boz hayatın hayata

Kurduğu pusuları

Pusulanın ibresini

Yine kıbleye çevir

Dinsin bütün ağıtlar

Dirilsin tüm umutlar

Selam dursun önünde

Uzaklar ve yakınlar

Dursun laf-ı güzaflar

İradesiz zaaflar

Devir tuzaklarını

Devrin emellerinin

Yaz yeniden bir neslin

Diriliş destanını

Şimdi sen haykır Mehmet

Şimdi bütün söz senin!

3 Yorum var

  1. Gönderen ŞENGÜL YİĞİT Tarih November 14th, 2007

    yürekleri kabartıp sükuna erdirene
    yolları kaybettirip buldurana
    harfleri var edip ,isimleri öğretene andolsun
    andolsun dağıtıp toplayana
    gezdirip gezdirip mıhlayana
    kaynatıp kaynatıp oldurana
    zamanda /zamanı anlayan
    insanı kavrayan andolsun

    yüreğinize sağlık,yazdıran Rabbime şükürler olsun

    SÖZÜN BİTİĞİ YERDEYİM

  2. Gönderen Neslihan Duran Tarih November 15th, 2007

    Sevgili Hocam;

    Yazmakla yazamamak arasında medcezirlere kapıldığım, beni benden alıp götüren bu nesri, gönüllerimiz dağlayan o yangının resmini seyrettirerek hitâma erdirmişsiniz. Yazmak kaleminizden dökülen nesrin güzelliğine bir vefâ borcuydu, yazamamak hisslerimi kelimelere döküp ifade edememnin korkusu…

    “Miraçtan iner gibi

    Hacdan döner gibi” yaz’ın hep inşâallah

    Yürekten selamlar…

  3. Gönderen Perihan AKÇAY Tarih November 29th, 2007

    SAYGIDEĞER SELMA KARIŞMAN:Yazılarınız latif bir şiir lezzetinde.Şiirleriniz muhteşem.Dilerim, varlığınız ebedi ışık sunar şu dünyaya.”MÜSTAKİM KALEMİNİZ”artık emanettir dualarımıza.P.AKÇAY

Posting your comment.

Yorum Yap

    Yazarlar

      Harun Tokak
      Issık göl şehidi
      Ali Bulaç
      "LÜZUMSUZ MERHAMET!"
      Sadık Yalsızuçanlar
      Hz. Mevlana’yı Okumak
      Berat Demirci
      "TO BE"
      Dr. Selma Karışman
      ŞİİRİMİZ VE BİZ -1-
      Mahmut Nefise
      TAİFE-İ SANATKÂR
      Şeref Yılmaz
      Şehirlerin Dili
      Hüseyin Bargan
      RAFLARDAKİ EKSİK KİTAPLAR
      Münir Arıkan
      Kurumsal Gıybet
      Talat Ordu
      MEVLANA, OĞUZ ATAY, FAZIL SAY?
      Niyazi Sanlı
      SON CÜMLE

      Arsiv

      • March 2008
      • February 2008
      • January 2008
      • November 2007
      • October 2007
      • September 2007

_blank

  •