SON VEDA
Bütün öğrenciler okul bahçesinde toplanmış, hep birlikte söyleyecekleri yılın son marşı için müzik öğretmeninin vereceği komutu (daha çok askerde komut olur. İşaret olsa) bekliyorlardı. Bir eğitim yılının daha, (virgül gereksiz) sona ermesiyle başlayacak olan tatil, öğrencileri dokuz ay boyunca birlikte oldukları öğretmenlerinden ve eğitmen ablalarından kısa da olsa ayıracaktı. Öğrenciler biraz ayrılık hüznü biraz da tatil sevinci ile konuşmaların bitmesini bekliyorlardı. (hüzün ve sevinç daha fazla ve farklı kelimelerle dile getirilebilir. Bu haliyle yavan kalmış. Bir şeylere benzeterek anlatılmalı. Okul bahçesi tasvir edilmeli. Çok kuru kalmış. Nasıl bir yerde olaylar oluyor?)
Müdür Bey’in konuşması nihayet bitmişti. (esasen hikayede hiç başlamadı) Kazak milli ve İstiklal marşlarının (burada sanki iki tane kazak marşı gibi anlaşılıyor. Biri kazakların milli marşı diğeri de yine kazakların istiklal marşı. Şöyle denebilir: İstiklal marşı ve kazak milli marşı) okunmasından sonra da okul bahçesine bir uğultu yayılmıştı. (nerden ve kimden) Herkes sınıf arkadaşları ile vedalaşıyor, Türkiye’ye dönecek olan öğretmenlerine iyi tatil dileklerinde bulunuyordu. “Ailenize selam söyleyin, sağ salim dönün!” dileklerinde (kelime tekrarı.) bulunan kalabalığın arasında, bol fıstıklı Türk lokumu sipariş edenler de vardı. (başka siparişler de olduğu anlaşılıyor ama onlar belli değil)
Haziran ayı yaz sıcaklarına hazırlanırken (haziran zaten yaz değil mi) öğretmenler ve eğitmenlerde (de ayrı yazılmalı) heyecanla ülkelerine dönme hazırlığı içerisindeydi. Okulun ve yatakhanenin son temizlikleri yapıldı. Aile ve akrabalara kazak (k, büyük yazılmalı) kültürüne ait hediyeler alındı. Onlarda (da ayrı yazılmalı) büyük bir mutluluk ve heyecanla ülkelerine döndüler.
Uzun zamandır görmedikleri akrabalarını ziyaret etmek için bir şehirden başka bir şehre koşuşturan öğretmenler, Ağustos ayının girmesiyle de yavaş yavaş dönüş hazırlıklarına başlamışlardı. (Çok yapılan bir hata. Yavaş yavaş dönüş; sıfat olur. Oysa burada anlatılmak istenen “yavaş yavaş başlamışlardı” sanırım. Yani yavaş yavaş, “başlamışlardı” fiilinin zarfı. “dönüş”ün sıfatı değil.) Kazakistan’da kolayca bulamadıkları (zor buldukları dense daha iyi olurdu) yiyecekler için özel çantalar hazırlarken, öğrencilere ufak tefek hediyeler almayı da ihmal etmiyorlardı. Onlara götürülecek en gözde hediye pişmaniye ya da üzerine isimleri yazılmış ay yıldızlı takılardı.
Ağustos sıcakları iyice bastırmıştı. Kimya öğretmeni Seyfettin Bey’de (de ayrı yazılmalı) ailesi ile dönüş hazırlıklarını hızlandıranlardan biriydi.
Seyfettin Bey: (burada çok ani bir geçiş var. Konuşmaya başlamadan evvel, yer tasviri yapılsa. Nerede ne zaman, hangi duygularla konuşuyorlar?
-Bizim okul şimdi yayla gibidir. Diye mırıldandı.
Ayşe Hanım:
-Dönüyoruz işte! Bey, (ünlem “bey”den sonra gelecek, virgül gereksiz) Dedi. (nokta olmayacak) Gözlerindeki ayrılık hüznünü saklayarak. Her öğretmen gibi onların da içinde bir sızıydı, iki tarafa kıyamamak. (tam anlaşılmıyor) Bir yanda anne-babaları, diğer yanda öğrencileri… Kazak öğrencilere de çok fazla alıştırmışlardı kendilerini. Albümlerinin birçok sayfasını Kazakistan hatıraları süslüyordu. En çokta (da ayrı yazılacak ve sertleşme kuralı uygulanmayacak; çünkü bağlaç) öğrencilerle piknikte çekilen şaşlık (şiş kebap) partilerinin (daha farklı bir kelime. Parti başka şeyler çağrıştıryor) kareleri. O kadar da benimsemişlerdi ki ata topraklarını, ikinci afacanlarına Nursultan demişlerdi. Büyüsün de Nursultan Nazarbayev amcası gibi insanlığa hizmet etsin diye. (sanırım çocuklarına nursultan ismi koymuşlar ama tam anlaşılmıyor)
Dönüş gecelerinden bir geceydi… (kaç dönüş geceleri vardı. Ayrıca bir cümlede “gece” kelimesini iki defa kullanmak pek iyi durmuyor) İzmit depremi herkesin heyecanlarını, mutluluklarını 17 Ağustos felaketi olarak (olarak gereksiz) kursaklarda bırakmıştı. Herkes maddi manevi gücünü sonuna kadar zorluyordu, bir millet tek yürek yara sarıyordu. Yine de hayat devam ediyor (çok bildik bir cümle) öğretmenler; bilgilerini paylaştıkları, geleceklerine güvendikleri öğrencileri için gözü arkada ülkelerinden ayrılıyorlardı.
***
Okulun bahçesi, öğrencilerle şenlenmişti. 17 Ağustos sonrası gelen öğretmenler kendilerinden önce gidenlere heyecanla (heyecan mı hüzün mü endişe mi korku mu?) depremi ve Türkiye’nin durumunu anlatıyorlardı. Zilin çalmasıyla konularda (da ayrı yazılmalı) dağılmaya başlamış toplanma sırası öğrencilere gelmişti. (daha önce kim toplanmıştı ki sıra öğrencilere geldi?) Dışarıda sonbaharın getirdiği puslu bir hava (kışta olur ama. Sonbaharda hüzünlü bir hava olsa gerek) vardı. Yağmur ihtimaline karşı (virgül) çocuklar okulun kapalı salonunda toplanmışlardı. Açılış konuşmasını müdür yardımcısı yapmıştı. Konuşması bitince öğrencilerden milli marşları okumalarını istedi. Kazak milli marşını okuyan öğrencilerin İstiklal marşını da aynı titizlikle ve canlılıkla okumaları öğretmenleri her zamankinden daha fazla gururlandırmıştı. Marşlardan sonra Müdür Bey kürsüde (ki) yerini aldı. Bu arada 9. sınıf öğrencileri arasından gelen küçük fısıltılar da dikkat çekmiyor değildi. Akmaral yanındaki Saltanat’a:-Gördün mü? Bizim agay (hoca) bu yıl yine bize ders verecek. diye mırıldandı.Saltanat:-İyi ya, pikniklerin şaşlık (şiş köfte) ustası hazır işte, dedi gülerek. Fısıldaşmalarıyla diğer arkadaşlarının dikkatini çeken kızlar (virgül) sınıf arkadaşlarına kaş göz işareti ve biraz da muzır gülümsemelerle, Seyfettin Bey’i işaret ediyorlardı. Bu arada Müdür Bey geleneksel konuşmasında (n) daha farklı bir konuşma yapıyordu. Hayatın güzelliklerinden, zamanın kıymetinden, insani değerlerden bahsediyordu. Herkes Müdür Bey’in alışık olmadıkları konuşmasını şaşkınlıkla dinliyor, “keşke her zaman okulun kurallarından bahsetmese de hep böyle konuşsa” diye iç geçiriyorlardı. Cümleler sıralandıkça okul müdürünün konuyu Türkiye’nin yaşadığı deprem felaketi ile birleştirmek istediği anlaşılıyordu. Sesi buğulandı, bakışlarını öğrencilerden ilk kez sakladı. Son cümleleri öğrencileri, özellikle Saltanat ve Akmaral’ı dondurmuştu adeta. Müdür Bey:-Biz de Seyfettin Hocamızı kaybettik! Dedi. Akmaral hareketsiz kala kaldı. Gözleri karşısındaki boş duvara mıhlanmıştı. Saltanat’ın ise kalbi hızla atmaya başlamıştı, Akmaral’ın elini sıkıca tuttu. Kıpkırmızı olan gözlerinden içeri akıttı gözyaşlarını. Nihayet Akmaral;- Ama.. Peki ya gördüğümüz… İyi de O… Nasıl olur… bölük bölük kelimeler dudaklarında takılmıştı. Arkadaşları toplantının bitmesini sabırsızlıkla bekledi. Öğrenciler sınıflarına dağılırken toplantı salonunda bir köşede Saltanat ve sınıf arkadaşları, Akmaral’ı teselli ediyordu. “Bizi gerçekten seviyormuş…” diye mırıldanan Akmaral’a, diğer arkadaşları “Bizimle vedalaşmaya gelmiştir” diye teselli etmeye çalıştılar. Seyfettin Bey son vedasını öğrencilerine yapmıştı. Yanında hayat arkadaşını ve bir Kazakistan hatırası olarak Nursultan’ını da almış sevdiklerine ise büyük oğlunu emanet olarak bırakmıştı. Öğrenciler bu son vedanın büyüsünü bozmamak için içlerinde bir sır gibi sakladılar.
Malzeme güzel. Bu hikâye düzeltilip kullanılabilir. Ancak epey uğraşılması lazım. Bir önceki yazınıza göre daha derli toplu olduğunu söylemek mümkün. Yazıyı düzeltmek yerine yeniden ele almak sizin için daha kolay olur. Yeniden kurgulamalısınız. Sonuna gelene kadar çok sıradan duruyor.












Kritiğin Kritiği
1- “Komut” daha ziyade emir-komuta ilişkisini çağrıştırsa da her zaman bu anlamı ifade etmez. Bir marşın başlaması için verilen işaret de pekâlâ komut olarak değerlendirilebilir. Yine de işaret daha iyi gibi görünüyor.
2- “Müdürü Bey’in konuşması nihayet bitmişti” cümlesiyle yazar, sözkonusu konuşmanın daha evvel başladığını da ifade etmiş oluyor. “Nihayet”ten kasıt budur.
3- “Bol fıstıklı Türk lokumu sipariş edenler de vardı” cümlesinde “da” ekine “lokum dışında başka siparişlerin de verildiği manası hamledilmiştir ancak cümlenin sibakına bakıldığında kastedilen mananın bu olmadığı anlaşılacaktır. İyi tatil dileklerinde bulunanlar, ailelere selam söyleyenler, sağ-salim dönün diyenlere ilave olarak bir de lokum siparişi verenler de var ki işta bu “da” eki bu son zümreye işaret ediyor.
4- “Haziran ayı yaz sıcaklarına hazırlanırken (haziran zaten yaz değil mi) öğretmenler ve eğitmenlerde (de ayrı yazılmalı) heyecanla ülkelerine dönme hazırlığı içerisindeydi.” Burada da ekinin ayrı yazılmaması bir kabahattir ancak cümle içerisinde kabahatten öte cürümler işlenmiştir. Cümle başında gizli bir özne var da söz konusu özne Haziran ayının yaz sıcaklarına mı hazırlanmaktadır yoksa Haziran ayının bizzat kendisi kendi mevsimine mi hazırlanmaktadır. Bu husus açık değildir. Cümlenin siyakına bakıldığında ilk mananın kastedildiği anlaşılır ancak bu, Haziran ayından sonra bir virgül kullanılması lüzumunu ortadan kaldırmaz.
“Heyecanla ülkelerine dönme hazırlığı yerine” söz konusu cümle; “ülkelerine dönme heyacan ve hazırlığı içerisindeydi” ya da iki ayrı cümleye bölünerek düzenlenseydi daha isabetli olacaktı.
5- “Onlarda (da ayrı yazılmalı) büyük bir mutluluk ve heyecanla ülkelerine döndüler” cümlesinde öğretmenler ülkelerine gönderildikten sonra, hemen arkasından gelen cümlede aynı öğretmenler bir kere daha bir telaşın içerisine sokulmakta, üstelik sadece gidip dönecekleri bir ülkeye koşuşturulmaktadır.
.
6- “herkesin heyecanlarını, mutluluklarını” ifadesinin geçtiği cümlede sık yapılan bir hata vardır. Özne herkes olunca heyecan ve mutluluk tekil olmak zorundadır.
7- “İstiklal marşını da aynı titizlikle ve canlılıkla okumaları öğretmenleri her zamankinden daha fazla gururlandırmıştı.” Burada gururlanmadan ziyade bir duygulanmadan söz edilebilir.
8- “Herkes Müdür Bey’in alışık olmadıkları konuşmasını şaşkınlıkla dinliyor” cümlesinde herkes öznesine rağmen konuşmaya “alışık olmadıkları” sıfatı yakıştırılmış. Doğrusu “alışılmadık” olmalıydı.
9- Malzeme gerçekten güzel ancak ifadelerde bir anlaşılmazlık var. Daha çarpıcı ve anlaşılır cümlelerle hadise dramatize edilebilirse kayda değer bir yazı halini alabilir.