ROMAN NEDİR’E EK
VEDAT SEHERAY
Mehmet Tekin romana dair eser kaleme almış olan akademisyenlerdendir. Yıllar önce Dergâh Dergisi’nde yapılmış olan bir röportajda onun söyledikleri romanı anlama adına açıklık getirici bilgiler ihtiva ediyor:
Tarif:
Roman, dile tasarrufu, bir zamanlar hayranlık uyandıran tasvir gücü, olayları, kişileri ve var olanı somutlaştırma yeteneği ve toplumu ifade etme gücüyle diğer türlerden farklı bir anlatım biçimi üzerine oturur.
Kıymet:
Kundera, “bana göre modern çağın kurucusu yalnız Descartes değil, Cervantes’dir de” sözüyle romana inanılmaz bir değer biçer.
Niyet/tez:
Romanın hedefi ve misyonu değişmemiştir. (…) Romancı, kaleme aldığı romanla kendine uygun, daha doğrusu kendi dünyasıyla barışık bir okuyucu kitlesinin sahibi olmak ister. Gizli veya açık, pek çok romancının böyle bir beklentisi ve niyeti vardır. (…) …söz konusu yazarlar düşünsel ve toplumsal sorunlarla ilgili düşünce, görüş ve önerilerini okuyucuların zihinlerine taşımak, onları şu veya bu yönde ehlileştirmek, nihayet şu veya bu düşünceye, felsefeye, ideolojiye bağlamak istemişlerdir. Bu minval üzere roman, bir araç olarak devreye sokulmaktadır. Batı’da ve özellikle bizde bu yönde bu yönde çokça başvurulan bir araç…
Roman Dili:
Nasıl bir şiir dili varsa aynı zamanda da bir roman dili vardır. Bu yeni tür bireyin kendini ifade etmesinde geniş imkânlar getirmiştir.
Türler:
Klasik gerçekçilerin romanlarıyla avangartların, nihayet post modern yazarların romanları birbirinden inanılmaz derecede farklıdır.
Kökenler:
Açıkçası roman borçlanarak büyür; destana, hikâyeye, romans rengi taşıyan anlatılara; felsefeye, tarihe, psikolojiye, sosyolojiye ekonomiye…
Tarih:
Roman asi ve muhalif bir tür olarak sahneye çıkar ve kısa zamanda popüler bir konuma gelir. Onun bu popülerliği hem dil itibariyle, hem de anlattığı konular dolayısıyla yakıştırılan popülerliği.
Eagleton, 18. yüzyılın gelişme sürecine giren roman türünün edebiyat olduğu konusunda derin şüpheleri olduğunu söyler.
Hauser, bu dönemde romanın “geri kalmış bir tür” olduğuna inanıldığı notunu düşer.
19. Yüzyılın iki ünlü şairi E.A.Poe ile Mallarme, romanı “yeterince işlenmemiş yazı türü” diye hafife alırlar.
Romanın Osmanlı’ya gelişi:
…aydınlarımızın romana yaklaşımı tutarsızdır. Bu tutarsızlığı ilk elde tercüme edilen romanların seçiminde görürüz. Seçilen romanlar o günün roman literatürünün sıradan örnekleridir. (…) Avrupa ve Rus romanının devlerinden bir örnek bulamazsınız listede. Burası bence önemli… Eğer o günün kaliteli romanlarından örnekler dilimize aktarılsaydı muhtemelen romanımız daha sağlıklı bir doğum süreci yaşayacaktı.
Bizde romanın doğuşu batılılaşma süreciyle paralellik arz eder. Bu süreçte toplumumuzu hemen bütün kurum ve gelenekleriyle yenilemek isteriz.
Romanlarda romanın zararları:
Bizde Servet-i Fünûn romanıyla birlikte hem romanın kalitesi artar hem de romanın muzır bir neşriyat olduğuna değinilir. Genç erkekler ve özellikle genç kızlar roman okuyarak yoldan çıkar, cozuturlar. Hem roman yazacaksınız, hem de romanın tehlikeli bir nesne olduğunu söyleyeceksiniz; traji-komik bir hal…
Namık Kemal roman okumayı biraz abartılı yaklaşımla medeni olmanın gereklerinden sayar.
Fikret, “romanlar öyle mikroplardır ki” der ve romanları “meş’ûm bir rehber, pek zehirli bir misâl-i sükût” olarak görür.
Yani romanlar özelikle genç kızlar için uğursuz ve ahlâkî çöküşe neden olmaktadır. Kendisi de roman yazan Mehmet Celâl de benzer görüştedir. Celâl’in görüşü daha köktencidir: Kadınlar kütüphanelerinden romanları kaldırmalı ve onların yerine daha ciddi eserler koymalıdır. Yine ünlü romancılarımızdan Yakup Kadri ile Peyami Safa’nın romanlarında bazı genç kızlarımız roman okuyarak baştan çıkar, hatta kötü yola düşerler. Konuyu ciddiye almak gerekir; çünkü bahis konusu ettiğimiz insanlar sıradan insanlar değil, entelektüel ağırlığı olan kişilerdir. Hem roman yazacaksınız, hem de roman kahramanlarınız roman okuyarak yoldan çıkacaklar!
Avrupa malı:
Kundera, “roman Avrupa’nın eseridir” derken haklıdır. Çünkü roman orada doğmuş ve diğer kültürlere oradan gitmiştir.
Roman söz konusu medeniyeti (aydınlanma ile şekillenen Avrupa), bu medeniyetin çeki alanı dışında kalan topluluklara ulaştırmak, mâl etmek, bir kelimeyle onları “cebren ve hile ile” ehlileştirmek gibi bir misyon yüklenir. (batılı zihinler romanın ehlileştirici yönünden faydalanma yoluna gittiler) (…) Bakıldığında şu fark edilir ki, bu açıdan roman göz ardı edilmeyecek bir etkileme gücüyle artık adını iti dileklerle andığımız Edward Said’in tesbitiyle söyleyelim; bir “uygarlaştırma görevlisi” olarak kullanılmıştır.
Trajedi hammaddesi:
Batılı romancı şanslıdır. Şanslıdır çünkü kapitalizmin parçaladığı bir yapıyı, toplumsal-kültürel dokuyu bulmuştur karşısında. Bu dokunun parçalanması unutmayalım hayli trajiktir. Roman bu trajiğin ifade edilmesi için fırsat kapısı olmuştur.
İfşâ:
Roman her şeyden önce bir ifşâ ve izah temeline oturur. Bu yönüyle roman hayata ve tarihe yakın durur. Son yıllarda bizde hayata, daha doğrusu birilerinin özel hayatına ve tarihe karşı ilgi doğdu.
Roman yazarının hali:
(yazarların) okuyucuyla bağı daha ziyade ekonomik… Bu bağlamda okuyucu sayısının artmasını istiyor günümüz yazarı. …yazar peşinde sürüklediği kütlenin taleplerine göre hareket ediyor.
Emek:
Dostoyevski, kendisine acilen para lazım olmasına rağmen Suç ve Ceza’yı yakıp yeniden yazıyor. Keza Flaubert Madam Bovary’yi beş defa değiştiriyor. …bizim romancılarımızın böyle bir lüksü! yok.
Poz veren romancılar:
Yazar eserinin önüne geçiyor; bu günün en ayıplı konusu bu…
Tanpınar ve Atay farkı:
Tanpınar ile Atay’ın bireyi anlatmalarının yanı sıra romanlarının toplumsal damarı da vardı ve bu damar onları izleme hüneri gösterenlerinkinden daha sağlıklıdır. Bu günkü roman bu açıdan eleştirilebilir. Steril roman olmaz, romanın bir damarının şu veya bu düzeyde topluma uzanması gerekir.
Bâtılı tasvir:
Yazılı ve görsel medya neyi diline dolamışsa romanımız da onun peşine düşüyor. Son zamanlarda çoğu romanımızda bulaşıcı bir hastalık gibi karşımıza çıkan cinsellik, hatta pornografiyi başka türlü nasıl açıklarsınız? “Aldatmak” romanı bu açıdan adeta tüy dikmiştir. Bir romanda cinsellik tabii ki olacaktır, ama bir roman salt cinsel fantezilerin dökümü olmamalıdır. Bu işaret fişeğinin sayısını arttırırsak netameli bir vadiye girmiş oluruz ki, oradan çıkmak kolay olmaz.
Bâtılı tasvir’e ek:
“Zahiren der: Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz; Netice-i muzırrayı gösterir. Hâlbuki sefahete öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz. İştihayı kabartır, hevesi tehyiç eder, his daha söz dinlemez.” (Lemeât)












Güzel ve yararlı bir yazı. Fazla rastlanmayan detaylara yer vermişsiniz. Verdiğiniz emek için teşekkürler. Bu arada, ufacık bir hatalı yazımı bildirmek istiyorum. “Kitle” yerine “kütle” yazılmış. Tamamen bir harfciğin azizliği.