Tahlil Atölyesi
Kibrit Kutusu ve Termometre?
“BABAMIN BAVULU”NDAN ÇIKANLAR
BANA BİR MASAL ANLAT BABA
   Uygulama Atölyesii
SON VEDA
   Yazarlik Okulu
YAZARLIK OKULU 2007 TAKVİMİ
YAZARLIK OKULU NEDİR?
YAZARLIK OKULU 2006
YAZARLIK OKULU VE YAZAR OLMAK

OSMANLIDA RAMAZAN

Deneme

GetAttachment.jpgMAHMUT SAMİ ŞİMŞEK

Ramazan, “yakıp kavuran” demektir. Araplar aylara isim verirken Ramazan ayı yaz 1.jpgmevsimine denk geldiği için bu adı takmışlar. 

 

 HİLALİN GÖZLENMESİ
2.jpgOsmanlıda ramazan, hilalin gözlenmesiyle başlardı. Ramazan hilali muvakkithanelerde hesaplanır, cami minareleri ve kulelerde gözlenirdi. Genellikle Galata Kulesi, Beyazıt Yangın Kulesi gibi yüksek yerlerden hilal gözlenirdi. Hilal’in gözlenmesine çocuklar da katılırdı. Hilalin görüldüğü davullarla ilan edilirdi. Çocukların en büyük zevki, davulcunun peşinden sokak sokak dolaşmaktı.
RAMAZANA HAZIRLIK

Ramazan hazırlıkları Şaban Ayının 15’inde Sürre-i Hümayun Alayının mukaddes topraklara uğurlanmasından sonra başlardı.

Camilerde şerbetler, lokumlar dağıtılır, sair zamanlar aydınlatılmayan İstanbul sokakları ramazanda kandillerle aydınlatılırdı. Camilerin dışı mahya ile, içi kandillerle süslenirdi. Ramazan boyunca camilerde kandil yakılması ise Sultan 1. Ahmet tarafından âdet haline getirildi. Dilenci akınına uğrayan camilerde, bu dilenciler bazen ilahiler söylerlerdi. Benzer adet günümüzde de halen devam etmekte olup, herhangi bir enstrüman çalmayan dilenci pek yok gibidir. Velhasıl, şimdilerde müzisyen olmayan dilenci pek kalmadı.

Köşkler konaklar yıllık boya badanalarını yapar temizlenirlerdi. Bey konaklarında tatlı bir telaş başlar, kilerler doldurulur, reçeller, kompostolar, hoşaflar yapılırdı. Büyük küçük her köşkte, her konakta kandiller sabaha kadar yakılır, her yer şamdanlarla kandillerle aydınlatılırdı. Zengin konakları, fakirlerin gözdesiydi. Yılda 1 ay bile olsa bu konaklarda iftar etme imkânına kavuşuyorlardı. İsteyen istediği zaman hiç davet edilmeye gerek duymadan beğendiği bir konağın kapısını çalıp, “Ben geldim!” diyebilirdi. Ve bu asla yadırganmaz, gayet samimi bir ses tonuyla “Safa geldiniz, buyurunuz” diyerek iftar sofrasına davet edilirdi. Zira bu tür davetsiz misafirler için de ayrı ayrı sofralar hazırlanırdı.

Evlerde iftar için 3 sofra kurulurdu. 1-Evin Beyi ve misafirleri 2-Evin Hanımı ve misafirleri 3-Evin uşakları, misafirleri ve davetsiz misafirler için. Lakin her 3 sofradaki yemeklerde aynı olurdu.

RAMAZAN’IN İLK GÜNLERİ

Ramazanın ilk Cuma namazı Ayasofya’da kılınırdı. 2. Cuma Eyüp Sultan’da, 3. Cuma Fatih’te, 4. Cuma, Süleymaniye’de kılınırdı.

Hemen hemen her mahallede bulunan sebillerde buz gibi meyve suyu ve limonatalar dağıtılırdı. Bu arada çeşme ile sebil arasındaki fark şudur: Çeşmede musluktan suyunu içersin fakat, sebilde bir görevli vardır ve su değil, şerbet, ayran, limonata, demirhindi (temr-i hind) şerbeti dağıtırdı.

Osmanlı zamanında ramazanlarda Sultanahmet meydanındaki Alman Çeşmesi musluklarından şerbet akardı. Şimdi bir ramazanda bu adet Eminönü Belediyesi tarafından uygulandı. Lakin herkes şerbet olduğunu bilmeden elini yüzünü yıkadı. Sonrada yapış yapış olan yüzünü yıkayacak bir başka çeşme aramaya başladılar ki, bir Osmanlı adetini daha bu şekilde elimize yüzümüze bulaştırmış oldukJ

KONAKLARDA İFTAR

3.jpgBüyük konaklarda teravih namazı kıldıracak medrese talebeleri tutulurdu.

Konakların namaz odaları olurdu ki orada sadece namaz kılınırdı. Hanım Sultanlar konaklarında paşaların hanımlarını iftara davet ederlerdi. Erkekler ise selamlık kısmında ağırlanırdı. Davetlilere iftar yemeğinden sonra Hanım Sultan tarafından çeşitli atiyyeler verilirdi. Bu atiyyeler, bazan bir porselen vazo, bazen bir murassa saat, ya da el yazması bir Kur’an olurdu.

Kimsesizler, yoksullar ve evsizler de unutulmaz, onların da iftar ve sahur yemekleri davulcular ve bekçiler eliyle zengin konaklardan gönderilirdi. Ramazan sehavetinden hayvanlar da nasipsiz kalmaz, iftar ve sahur artıklarından başka özel olarak onlara yiyecek hazırlayanlar da yok değildi.

ZİMEM DEFTERİ

Yine Osmanlıdan gelen hoş bir adet. Zimem defteri bakkal, manav gibi esnafların tuttuğu borç defteri. Ramazanda zengin bir şahıs bakkala gelir ve zenginliği ölçüsünde “İlk 20 kişinin borcunu hesapla!” diyerek bu şahısların borcunu öderdi. Bazen tek bir şahıs tarafından bu borç defteri kapatılır, fakirler borçlarından kurtarılırdı. Fakat burada bir başka letafet daha vardı ki, o da ne borçlu borcunu kimin ödediğini bilir, ne ödeyen kimin borcunu ödediğini bilirdi. Böylece ne zenginde gurur ne fakirde minnet. Ne hoş zerafet.

YAPTIM. SENİ YARATTIM.

4.jpgZengin bir adam  bir ramazan günü işten eve dönerken yol kenarında bir çocuğa rastlıyor. Çocuk eski elbiseleri içinde kaldırımın kenarına oturmuş, gelen geçen insanlardan yardım istiyor. “Ne olur Allah rızası için bir ekmek parası!” diyerek. Zengin adam kafasında bin türlü iktisadi gaile, borçların, alacakların, senetlerin hesabını yapadursun, bu çocuğun masumane bir cümlesi düşüncelerini bölüyor. Geriye dönüp çocuğa bir bakıyor. Sonra da boş verir bir eda ile yoluna devam ediyor. Akşam eve geldiğinde mükellef bir iftar sofrası kendisini bekliyor. Sofrayı görünce, hikmet-i ilahi, o dilenci çocuk aklına geliyor birden ve içinde kalan bir parça vicdan kırıntılarının sesiyle şöyle söyleniyor kendi kendine, Allahu Teala’ya sitem edercesine:

     “Rabbim! Nerde ilahi adaletin! Bu perişan ve aç insanların halini görüyorsun da neden bir şey yapmıyorsun?”

     İçinden, derinlerden gelen ilham-ı ilahi bir ses duyuyor. Sanki Yüce Allah onun bu sitemine cevap veriyor:

     “Yaptım. Seni yarattım”

BURSA’DA RAMAZAN

Bursa’da ramazan sofralarına münhasır hoş bir adet vardı ki halen uygulanmaktadır. Sure isimli sofralarda, sure isimli kaşıklarla iftar. Nedimenin misafirlere tuttuğu şimşir kaşıklarda sure isimleri yazar. Herkes aldığı kaşıkta hangi sure ismi yazıyorsa o ismin yazılı olduğu sofraya otururdu. Yemekten sonra şimşir kaşıklar üzerlerinde sure isimleri yazılı olduğu için yakılır ve külleri gül bahçesine dökülürdü. Bursa camilerinde bilhassa ramazanda çokça mevlid okunur, ve mevlid yazarı Süleyman Çelebi’nin mezarı ziyaret edilirdi.

DÖNME DOLAPLAR

İftar sofralarında zengin-fakir ayrımı yoktu. Sadece bayan-erkek ayrımı vardı. Erkekler ve kadınlar ayrı odalarda iftar yaptıklarından, her iki misafir salonunun arasında kapı ve duvardan başka, menteşesi ortasında olan bir de dolap bulunurdu ki hanımların hazırladıkları yemekler dönme dolabın raflarına konur, dolap çevrilince yemekler erkekler tarafından alınırdı. “Yine ne dolap çeviriyorsun” tabiri buradan gelir.

İFTARİYE

İftardan ve akşam namazından önce aparatif yenen kısa süreli oruç açma faslına iftariye denirdi. İftariyede hurma, zemzemden başka, çörek, hoşaf, komposto ve reçel gibi hafif şeyler olurdu. Akşam ezanı okununca iftariye ile oruç açılır, akabinde akşam kılınır daha sonra yemek yenirdi. Bunun faydası; akşama kadar boş duran mide birden tıka basa doldurulmamış olurdu. Ve bir de eğer akşam namazı önce kılınırsa sabırsızlanıp alelacele kılınabilirdi. Eğer yemek önce yenirse de akşam namazı için ağırlık oluşturabilirdi. Hem de yemekte namazın vaktinin geçebileceği endişesiyle rahat rahat sohbet edilerek iftar yapılamazdı. İşte bu gibi sebeplerle şanlı ecdadımız iftara bir de iftariye eklemiştir.

İFTAR

5.jpgİftarda bulunması gerekenler: Evvela hurma ve zemzem. Daha sonra, pide, çorba, güllaç ve iftar kahvaltısı. Daha sonra da çeşitli yemek. Ama illaki reçel çeşitleri, ve nihayet çay. Hele bir de boğaz manzaralı ise… Boğaz manzarası dedim de aklıma geldi. Kız Kulesi gibi, Galata Kulesi gibi yerlerde iftar yapmanın yanında Beyazıt Yangın Kulesinde dahi iftar yapanlar olmuştur. Sultan 2. Mahmut zamanında iftar topu kız kulesinden ve Rumeli Hisarından atılırdı.

DİŞ KİRASI

6.jpgDiş kirası da günümüze kadar ulaşamayan bir Osmanlı âdeti idi. İftarlara mahsus olan bu âdet, yemeğe gelenlere ev sahibi tarafından verilen para yahut küçük hediyelerdi. İftara davet edilen şahıs bir bakıma dişlerini ev sahibinin zevkine kiraya vermiş sayıldıklarından ev sahibi de bu kirayı, misafirlerini uğurlarken öderdi.

Tarihte ilk diş kirası veren Fatih Sultan Mehmet Han’ın sadrazamı Mahmut Paşa’dır. Bir bakıma diş kirası Mahmut Paşa’nın icadıdır. Sadrazam Mahmut Paşa pilava altın nohutlar koyar ve şöyle derdi: “Servete nail olan kimsenin ağzında cömertçe sarf etmek için altun bulunmalıdır.” İşte diş kirası böyle başladı.

Sadrazam Yusuf Kamil Paşa Osmanlı tarihinde en yüksek diş kirasını veren şahıstır. Sultan Abdülaziz’e altın bir tepsiyle tüm mal varlığının tapusunu vermiş, Abdülaziz Han da teşekkür ve iltifat ederek geri iade etmiştir.

İFTARDA İFRAT

Sadrazam Halil Rıfat Paşa ramazan sonunda 5 bin altınlık iftar masrafını görünce: “Çok şükür ucuz atlattık!” diyor. Sultan 2. Mahmut döneminde ise Nişancı Halet Efendi, israfı engellemek için bir emir çıkartıyor: ”Bundan böyle iftar ve sahurlarda 7 çeşitten fazla yemek yasak.”

TERAVİHLER

7.jpgMüezzinler çifte ezan okuduktan sonra büyük küçük tüm camiler lebaleb dolardı. İmamlar teravih namazının her 4 rekatını ayrı bir makamda kıldırır, müezzinler de rekat fasılalarında aynı makamdan ilahiler söylerlerdi. Umumiyetle şu makamlar takip edilirdi:

1. Dört rekat: Saba, Dügah, Bestenigar.

2. Dört rekat: Hüzzam

3. Dört rekat: Ferahnak

4. Dört rekat: Evcara

5. Dört rekat: Acemaşiran

Vitir namazından önce de salat-i ümmiyeler, Buhurizade Mustafa Itri Efendi’nin bestelediği makamda Tekbirler okunurdu. Hoş bir adet de şu idi ki; Camiler sahura kadar açıktı. Hatta bazı camilerde sahur ve iftar yemekleri dağıtılırdı.

SAHURLAR

8.jpgRamazanlarda halk sabaha kadar uyumaz, öğleye kadar uyurdu.

Camilerde ilmi müzakereler ve vaazlar, Mukabeleler eksik olmazdı. Evvela Eyüp Sultan ziyâret edilir, daha sonra Ayasofya, Sultanahmet, Fatih, Üsküdar Valide Camileri, ve Kariye gibi kiliseden dönme, sonradan Müslüman olmuş camiler. Bunlar diğerleri gibi doğuştan Müslüman değil.

Camilerden başka mezarlıklar ziyaret edilir, bir hoşça vakit geçirmek için de mesire yerlerine gidilirdi. Büyük konakların bazılarında sakal-ı şerif olur ve konak sahibinin komşuları ve dostları tarafından ramazanın 15’inde ziyaret edilirdi.

ÇOCUKLARIN RAMAZANI

Çocuklar 1 günde 2 oruç tutardı. Aslında ortadan ikiye bölünmüş tek oruç. Buna çocuk orucu denirdi. Birçoğuna bu bile ağır gelir, gizlice yarım bardak su, küçük bir lokum ya da birkaç leblebiyi mideye indiriverirlerdi. Anneler çocuklarını bayram yerlerine götürürler, şekerciden akide şekeri, Merkez Efendi macunu alırlardı.

Sokaklarda “iftarlıık pideleer” diye bağırarak geçen sadece ramazanda ortaya çıkan pideciler, simitçiler dolaşırdı. Galata, Kumkapı, Samatya ve Beylerbeyi simitleri meşhurdu. Simidin kalitesi, piştikten sonra 22 ayar Osmanlı altunu rengini almasından belli olurdu.

Çocuklar, mahalle mekteplerine ve camilere gider, Kur’an öğrenir, mukabele yaparlardı. Ahmet Rasim çocukluğundaki ramazanı anlatırken bir ayrıntıyı da şöyle naklediyor: “…Ninem okuyup yüzüme üflerdi. Ben de ellerimi yüzüme sürüp kabul ederdim. Böyle yapmamı ninem öğretmişti.”

RAMAZAN DAVULU

Günümüze kadar gelmiş bu âdet, adeta ramazanın sembolüydü. Lakin o zamanlarda davulcular mani de söylerlerdi. Karagöz oyunundan ya da bir camideki mevlitten çıkan çocuklar ise mutlaka peşine takılır, annelerinin tembihlerine rağmen sokak sokak dolaşırlardı davulcunun peşinde. Daha öncede söylediğimiz gibi Osmanlı halkı çoluk çocuk sabah namazına kadar uyumaz, sabah namazından sonra öğleye kadar uyurdu. Dükkanlar, işyerleri, resmi daireler öğleden sonra açılır, sabaha kadar da açık kalırdı. Geceleri her yer kandillerle, fenerlerle ışıl ışıl aydınlatılırdı.

MAHYA

9.jpgArapçada “hayat” anlamına gelen mahya Farsçada “aylık” demektir. Osmanlı devrinde ilk mahya Sultanahmet Camiine asıldı. Mahyalarda 15’ine kadar yazı, 15’inden sonra resim olurdu. Kandillerle çeşitli yazılar ve resimler yazan mahyacılar, bu alandaki maharetlerini sadece ramazan ayında icra etme imkânına kavuşurlar, sair zamanlarda başka sanatla veya zanaatla meşgul olurlardı. Mahyada yazılan yazılar umumiyetle Yüce Allah’ın isimleri, hadis-i şeriflerden kısa iktibaslar, ya da “Hoş geldin ramazan!” gibi cümleler olurdu. Resimler ise; fıskiye, çeşme, kılıç, köprü, cami, kayık vs. olurdu. Tarihteki en meşhur mahya Abdüllatif Efendi’nin 3’lü mahyasıdır. Unkapanı köprüsünü altıyla üstüyle kandillerle resmeden Abdüllatif Efendi, 1. sıraya Fayton, 2. sıraya Köprü, 3. sıraya balıklar ve kayıklar resmetmiş, makaralarla 2 minare arasında bu şeritleri de hareket ettirince hareketli, muhteşem bir görüntü ortaya çıkmıştı. Son 10 gün ise “El-Firak” “Elveda Ramazan” gibi veda cümleleri yazılırdı. Şimdi ise artık her türlü bildiri ve ilan yazılmaya başlandı.

HACİVAT KARAGÖZ

10.jpgÇocukların vazgeçilmez ramazan tutkusu olan bu gölge oyununda Hacivat’

la Karagözden başka, Acem, Arap Bacı, Baltacı, Bebe Ruhi, Çelebi, Tiryaki, Zenne ve Tuzsuz Deli Bekir karakterleri de bulunurdu.


ORTAOYUNU

Karagöz’le Hacivat’ın canlanmış ve büyükler için uyarlanmış şekli olan orta oyunda en meşhur iki oyuncu Kavuklu ile Pişekar’dı. Kavuklu=Karagözü, Pişekar=Hacivatı temsil ederdi. Orta oyunundaki diğer şahıslar da Hacivat Karagözdeki diğer şahısların canlanmış hali idi. Merak edenler için söyleyelim. Yıldırım Bayezid zamanında yaşamış olan iki komik karakter Karagöz ile Hacı İvad’ın Bursa Çekirge’de mezarları var.

Ortaoyununda kadın olmazdı. Kadın rolünü kadın kılığına girmiş erkekler yapardı. Orta oyunu denince akla gelen ilk isim: İsmail Dümbüllü. Onu da rahmetle anıp gelelim günümüze. Günümüzde artık ortaoyununun yerini tiyatrolar aldı. Lakin Karagöz ile Hacivat’ı, Kavuklu ile Pişekâr’ı, Meddahı asla unutturamadı.

MEDDAH

11.jpgMeddah Arapçada “öven, metheden” manalarına gelir. Osmanlı zamanında kahvelerde yaklaşık 2 saat kadar hikâye okuyup taklitlerle hikâyesini canlandıran şahsa denirdi. Meddah genellikle söze şöyle başlardı:

“Sühensaz-ı Gülistan-ı Nezaket. Dinle imdi bende-i acizden bir hikayet” Daha sonra 2 saat boyunca taklitlerle süsleyerek hikâyesini okurdu.

Meddah aynı zamanda taklitçi olduğundan yanında mutlaka asası da olur, bununla bazen öfkeli bir ihtiyarı, bazen kudretli bir sultanı, bazen de eli sopalı bir kaynanayı canlandırırdı. Meddahların ayrıca bir zanaatları da olur, gündüzleri esnaflık, geceleri meddahlık yaparlardı. Şu an halen Suriye’de ramazanlarda Osmanlı’nın bu adeti devam ettiriliyor.


SEMAİ KAHVEHANELERİ

Ramazana has bu kahveler semai okunduğu için bu ismi almıştı. Diğer kahvelerden farklı olarak bazı özellikleri ve ayrıcalıkları vardı. Evvela kahveye giriş paralı idi. Kahvede 1 kişi kitap okur, herkes dinlerdi. Kitap okuyan kahve parası vermezdi. Kahveye giren herkese selam verirdi: “Selamün Aleyküm Kahvehane Milleti” Ve Herkes selamını alırdı. Kahvenin müdavimi olan mahalle kabadayıları bir bakıma mahallenin asayişi ile de ilgilenirlerdi. Ayyaşlardan, hırsızlardan, uğursuzlardan mahallelileri korurlardı. Kahvenin yüksek bir sediri olur, âşıklar bu sedir üstünde atışırlardı. Kazanan âşık ertesi akşam bir başka semai kahvesine misafir olurdu.

Semai kahveleri ramazanın ilk günü açılır, arife günü kapanırdı. Bir de bu kahvenin girişinde çerçeveli boş bir levha vardı ki buna “Muamma Levhası” denirdi. Kahveye gelen herhangi bir şahıs, bir bilmece, bir muamma yazıp oraya asar, bu muammayı çözen de muammayı yazan şahsın ortaya koyduğu hediyeyi alırdı.

Görülüyor ki kahveye gelenler bile belli bir seviyenin insanlarıydı. Hatta kahveci bile şiirden nükteden anlayan bir insandı ki bakın kahve fiyatlarına zam yapmak istediğinde bunu nasıl latif bir şekilde ilan ediyor:

“Kahve Yemen’den gelir yolları ırak

5 para yetmiyor 10 para bırak”

Bu zammı sindiremeyen bir müşteride şu cevabı yazıyor:

“Kahve Yemen’den gelir yolları sapa

5 para yetmezse dükkânı kapa”

YAZ RAMAZANLARI

Zengin fakir herkesin Boğaz’a, Haliç’e ve mesire yerlerine akın ettiği yaz ramazanlarında yalı sahipleri birbirlerini yalılarına iftara davet ederler, kayıklarla iftara giden şahıslar da eşraftan bir zatın yalısının önünden geçerken saygıdan dolayı şemsiyelerini, kapatırlardı. Çeşit çeşit renkte olan şemsiyeler, yağmurdan ve güneşten korunmak içindi. Hanımların şemsiyelerinin dantel işlemeli saçakları olurdu.

Padişahtan başka hiç kimse kırmızı tente ve şemsiye kullanamazdı. Padişah herhangi bir paşa veya asilzadenin yalısına iftara davet edildiğinde ise, muhteşem saltanat kayığıyla, etrafındaki muhafız kayıkları ve maiyeti ile beraber öyle görkemli bir geçiş alayı olurdu ki, tıpkı bin bir gece masallarından bir sahneyi seyrediyor gibi olurdunuz. Bu ihtişam ve alayişi gören halkta sahilden padişahı selamlamak için maytaplar yakar, havai fişekler atarlardı

SARAYDA RAMAZAN

12.jpgKonaklarda oturan Sultan Efendi ve Şehzadeler Ramazanın 15’inde Saraya davet edilirdi. Mehter eşliğinde Mukaddes emanetleri ziyarete gelen hanedan mensupları evvela Mukaddes Emanetler dairesini ziyaret ederlerdi. Padişah has odayı ziyaret edenlere destimal denilen mendilleri dağıtırdı. Daha sonra da Eyüp Sultan ziyareti için Topkapı Sarayı’ndan ayrılırlardı. Kadir Gecesi mutlaka Ayasofya’da kutlanır, o devasa bina lebalep dolardı. Zaten padişahın da Ayasofya’ya geleceğini bilen halk kolay kolay başka yere gitmez, muhakkak bu koca mabede akın ederdi. Ramazanın 15’inde Hırka-i Şerif Camii’ne gidilir, Peygamber Efendimizin mübarek hırkası ziyaret edilirdi. Padişah Topkapı Sarayı’ndaysa iftarını, Sultan İbrahim’in yaptırmış olduğu “İftariye Kasrı’nda” yalnız yapardı.

Dolmabahçe sarayı yapıldıktan sonra padişahlar ailece iftar etmeye başladılar. Bazen de Padişah, ulemadan, vüzeradan, ümeradan bazı zevatın konaklarına iftara giderdi. Bilhassa 2. Mahmut vüzeradan ulemadan teb’a-i şahanelerinin konaklarına iftarlara gitmeyi severdi.

Ramazan gecelerinde şehzade ve hanım sultanlar musiki fasılları tertip ederlerdi.

HUZUR DERSLERİ

13.jpgRamazanlarda Padişah’ın huzurunda Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Kelam dersleri okunurdu. Padişah’ın huzurunda okunduğu için bu derslere “Huzur Dersleri” denirdi. Haftada 2 gün, Ramazan boyunca 8 defa Mukarrir Efendi ve karşısındaki muhatapları huzur-u hümayunda ders okurlardı. Ders sırasında padişah dâhil herkes diz çökerdi. Ders 2 saat sürerdi. Sultan 2. Abdülhamid Han’ın huzurunda 9 yıl huzur derslerine katılan Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi de bu derslerin mukarrirlerinin en meşhurlarından biridir.

Konuyu Osman Yüksel serdengeçti’nin latif cümleleriyle hitama erdiriyorum: “Ramazan… Ey Allah’ın zamana akseden lütfu… Ey bizi Allah’a götüren günler… 30 gün… 30 bin defa kalplerimizin yıkandığı mübarek ay…Yine gel.”

2 Yorum var

  1. Gönderen h.ahmet doğan Tarih October 30th, 2007

    hay mübarek,30 ramazan günü geçti,ben 26 iftar programında böyle kapsamlı ve doyurucu bilgiyi aktarabilmek için onlarca kitap karıştırdım ve program yaptım. şunu önceden yayınlasaydın da tam etkili bir etkinlik yapsaydık ya!

  2. Gönderen yıldız Tarih February 23rd, 2008

    çok güzel olmuşta ben meddahın anlamını daha önce başka birsitede güldürücü taklit edivi diye duymuştum nasıl oluyo şimdi:S

Posting your comment.

Yorum Yap

    Yazarlar

      Harun Tokak
      Issık göl şehidi
      Ali Bulaç
      "LÜZUMSUZ MERHAMET!"
      Sadık Yalsızuçanlar
      Hz. Mevlana’yı Okumak
      Berat Demirci
      "TO BE"
      Dr. Selma Karışman
      ŞİİRİMİZ VE BİZ -1-
      Mahmut Nefise
      TAİFE-İ SANATKÂR
      Şeref Yılmaz
      Şehirlerin Dili
      Hüseyin Bargan
      RAFLARDAKİ EKSİK KİTAPLAR
      Münir Arıkan
      Kurumsal Gıybet
      Talat Ordu
      MEVLANA, OĞUZ ATAY, FAZIL SAY?
      Niyazi Sanlı
      SON CÜMLE

      Arsiv

      • March 2008
      • February 2008
      • January 2008
      • November 2007
      • October 2007
      • September 2007

_blank

  •