ÖLÜM NE Kİ ANNE; YAŞAMAK NE Kİ OĞUL
İffet Oral
Ölüm, belki;
Kahpe bir patlamadır, gecenin sinsi sessizliğini yırtan.
Nöbette buz tutan ellerini nefesiyle ısıtmaya çalışırken nereden geldiğini, çapını, rengini, sebebini hiç bilemeyeceği nankör bir kurşunla olduğu yere yığılıvermektir.
Görevi bitirdik, geri dönüyoruz, bugünü kayıpsız atlattık derken; kulakların duymaktan çoktan vazgeçmesidir.
Bir dakika önce bölüştükleri bisküvinin tadı henüz ağızlarına dağılmamışken; cemsenin tahta sıralarına sanki mola vermişlercesine sırt sırta, üst üste, yuvarlanmaktır. Düşmelerinin son demlerinde bile birbirlerini kaldırmaya çalışarak.
Her gün çıkılan yol temizliğinde, bin bir vahşet hayaliyle yerleştirilen mayının kirli hedefine ulaşmasıdır.
Kendilerini evlerinde gördükleri rüyanın mahmurluğu henüz geçmeden, seherle çıkılan yolda konvoyun kalleşçe kurulan pusuya boyun eğmesidir.
Aslında hiç görmediği, yıllardır ninni yerine dinlediği ve hayallerinde gizlice, öğünerek, ondan kuvvet aldığı, hep kendini benzettiği babasını son defa tahayyül etmektir.
Her sohbetin sonunda dönüp dolaşıp alınan helalliktir. Hepsinin birbirinden gizli arzuladığı payedir.
Kayaların, birazdan düşülecek toprağın, çiçek açmış dikenlerin, börtü böceğin, velhasıl yaratılmışların- hal dillerince – çığlıklarının, gelen kalleş kurşuna engel olamamalarıdır.
Ya; ya yaşamak ne ki?
Duvarda onun resminin de asıldığı takvimde her sabah, gelişine bir gün daha yaklaşılırken artık takvime bakmaktan vazgeçmektir.
Önünü, arkasını bin bir hevesle iki gecede bitirdiği; asker yeşilini sever diye yeşilin en güzel tonlarıyla ördüğü, her sırası farklı motifli kazağın köşede öksüz kalıvermesidir.
Aniden gelme ihtimalinin olmamasına inat, geliverirse her şeyi hazır bulsun diye her hafta muntazaman yatak örtülerini değiştirmekten, ayakkabılarını dakikalarca cilalayıp içine hiç giyilmemiş çoraplar koymaktan, çekmecedekileri dizinde -onu okşarcasına- bir bir sıvazlayarak yerleştirmekten vazgeçmektir.
Ondan gizli aldığı damatlığını, içine yerleştirdiği beyaz gömlekle, kravatın ona ne kadar yakışacağını hiç kimseye söylemeden -karşısına geçip- saatlerce onu görüyormuşçasına seyretmeyi artık bırakmaktır.
Onu uğurlama görüntülerine bakmayı artık içinin götürmemesidir.
Sevdiği yemekleri o gelecekmiş gibi pişirmek; ama ne kadar yemeye çalışsa da tıkınıp kalmaktır.
Binlerce kilometre öteden rüyaları darmadağın eden kurşun sesidir.
Babanın vakitsiz gitmesinden sonra; sabırla, tevekkülle, ümitle bu günlere geldiklerini, ama artık evinin direksiz kaldığını anlamasıdır.
“paşam, annem benim, annesinin canı, kurban olurum seni yaratana, annesinin kuzusu, yavrum, bir tanem benim” diye sesleneceği birinin kalmamasıdır.
Artık sabahlara kadar televizyon başı nöbetlerinin bitmesidir.
Onlarca çığlığın, feryad ü figanın sabırla sarıp sarmalanmasıdır.
En kıymetlisini kurban vererek cömertliğin zirvelerinde gezinmektir.
Çarşı pazar gezmelerinin, altın günlerinin, vitrin seyirlerinin yerini; hiç fark ettirmeden kabir ziyaretlerinin almasıdır.
Şimdi gün sayılır ötelere, hakiki kavuşma gününe. Rüyalar bir başka bereketlenir. Bir başka berraklaşır.
Onların gittikleri yeri rüyalardan temaşa eyleyip –âcizane- benzerini güllerle bezeyerek günde beş vakit buhurdanlarca tütmektir yaşamak.












İffet Hanım; çok etkileyici ve içten yazmışsınız. Edebiyat böyle bir şey işte! Hamaset yapmak yerine kalbi titreten yazılarla meseleyi ortaya koymak. Terör kelimesi geçmeden terörü anlatmak. Aşk kelimesini ağzına almadan aşkı anlatmak. Çok güzel çok. Kutlarım!