Mevlevilikte ritüel ve ibadet
Şeref Yılmaz
Hazreti Mevlâna’yı, Türkiye’de ve dünyada birçok kimse, oryantalistlerin gözüyle tanıyor. Müsteşriklerin penceresinden bakanların, onu doğru anlaması mümkün değildir.
Hazreti Mevlâna’ya “ozan, filozof, düşünür” diyenlerle, onun tavır ve davranışlarını farklı bir düşünce sistemine aitmiş gibi gösterenler, ya oryantalistler ya da Mevlâna’yı suiistimal edenlerdir. Mevlâna’yı büyük yapan, onun Allah’a kul olmasıdır. Mevlâna: “Bende şudem, bende şudem/Kul oldum, kul oldum” diye âdeta inlemiş; Allah’ın kulu, kölesi olduğunu haykırmak istemiştir.
Mevlâna büyükse eğer (ki öyledir) onu büyük yapan davranışları ve düşünceleri ortaya koymalıyız. “Bizim namazımızı Mevlâna kıldı.” diyen bir zihniyetin, Mevlâna’yı anlamaktan öte, suiistimal ettiği ortadadır.
“Ne olursan ol yine gel.” İfadesinin bir ucundan tutup bu ifadeyi ilgisiz yerlere çekenlerin de Mevlâna’yı anlamaktan aciz olduklarını söylemeliyiz. Bu sözün her şeyden önce Hazreti Pir’e ait olup olmadığı şüphelidir. “Bâzâ bâzâ, her ançi hesti bâza” ifadesinde kullanılan “bâzâ” fiili, “dönmek” anlamındadır. Mevlâna “bîya/gel” demiyor, “bâzâ/dön” diyor. Öyleyse sözün doğrusu şudur: “Dön, dön! Ne olursan ol yine dön!” Allah’ın dergâhına el açmamız, O’na yalvarmamız, O’nun rahmetinden ümidimizi kesmememiz gerektiğini öğütlüyor Hazreti Pir… Öyleyse bu “meşkûk” söz, belki de yanlış tercüme edilmekten kaynaklanan bir yanlış anlaşılmayla karşı karşıyadır.
Mevlâna’yı, dünyanın doğru anlayabilmesi için, önce onu bizim doğru anlamamız gerekmektedir. Dünya çapında bir değer olan Hazreti Mevlâna’ya, ülke insanımızın bakışı bile büyük oranda “folklorik”tir. Mevlâna’yı büyük yapan sebebin ne olduğuna dair ülkemizde (akademisyenler dâhil) ortaya konulan çalışmaların yeterli olmadığını söylemek zorundayız. Mevlâna’ya, “sema ve neyden” müteşekkil bir tarikatın piri gözüyle baktığımızı itiraf etmeliyiz. Mevlâna’nın büyüklüğü, onun İslâm’a gönül vermiş bir Allah dostu olmasından kaynaklanıyorsa eğer (ki öyle olduğu kanaatindeyiz) onu anlamanın yolu, İslâm’a dair meseleleri öne çıkarmaktan geçer. Yabancılar bile: “Müslüman olmadan mutasavvıf olunamaz.” derken, bizim İslâm dışı düşüncelerle Mevlâna’ya ulaşmaya çalışmamız, hazin olduğu kadar trajik bir hatadır da…
Mevlâna ve ney
Mevleviliğin temel unsurlarından birinin “ney” olduğunu inkâr edemeyiz. Bunu Hazreti Pir’in kendi sözlerinden de anlamak mümkün… Ne var ki “ney”, Mevlevilikte tek ve esas unsur değildir. Yayın organlarının Mevlâna özel sayılarında yazılar yazan bazı kalemlerin “ney”i, Mevleviliğin en önemli unsuru olarak nitelendirmeleri gerçekle bağdaşan bir tutum değildir. Bu kimselerin ilâhiyat camiasından ve akademisyen olmaları da ayrıca trajiktir. Hazreti Pir: “Ney gibi hem zehir hem panzehir hem demsaz hem müştak bir şeyi kim görmüştür?” diyor. Demek ki “ney” unsuru, Mevleviliğin bir gerçeğidir. Bunu görmezden gelmek doğru değildir. Hazreti Pir’in bu konuda değerlendirmeleri olduğuna göre “ney”, Mevlâna’nın sağlığında kullanılan bir âletti. Müziğin haram veya helâl olması meselesini değerlendiren fıkıh âlimleri, bunu insanın bünyesinde icra ettiği tesire göre ele almışlardır. Nasıl ki şehevi, behimi ve ümitsizlik arzularını “işmam” eden müziklere “cevaz” verilmemiş ise neyde de durum aynıdır. O, tasavvufi bir âlettir; “insan-ı kâmil”i temsil eder. Neyin içi nasıl boş ise insan da, kemale ermek için içini günahlardan ve manevi kirlerden temizlemelidir. Ney, asıl vatanı olan “kamışlık”tan ayrıldığı için inlemektedir. İnsan da asıl vatanı olan “ruhlar âlemi”nden ayrıldığı günden bu yana inlemekte, çile çekmektedir. “Ney”e, bu pencerelerden bakan Mevlâna, onu sadece musıki âleti olarak görmez. Hazreti Pir’in, “ney”e atfettiği bu değerden yola çıkarak “Ney, Mevleviliğin asıl unsurudur.” demek doğru değildir. Doğru olanı şudur: “Ney, Mevleviliğe dair bir ritüelin aracıdır ama Mevleviliğin temel unsuru değildir.” “Sema” ve “ney” gibi “ritüel”lere aracı olan unsurlar, eğer Hazreti Mevlâna’nın “ibadet ü taatı”ndan daha önde ise Mevlâna büyük değildir. Yok eğer Mevlâna büyük ise (ki öyledir) o zaman bu “ritüeller” hiçbir zaman, “ibadet ü taat”ın önüne geçmemiştir. Çünkü “ibadet ü taat”, dinin asıl unsurlarından, “törensel” tavırlar ise teferruattandır. Teferruat, özün yerine geçemez.
Mevlâna ve sema
Mevleviliğin suiistimal edildiği bir başka konu da “sema”dır. Mevlâna’dan sonra “sistematik” bir hâle getirilen “sema” meselesini, Mevleviliğin esas unsuru gibi göstermek de Mevlâna’yı anlamamak demektir. Bir rivayete göre Mevlâna, Şems ile görüştükten sonra; diğer bir rivayete göre Selahaddin Zerkubi’nin kuyumcu dükkânından gelen çekiç sesleri üzerine “sema” etmiştir. Mevlâna’nın halefi Hüsameddin Çelebi, Mevlâna’nın vefatından sonra, her Cuma günü Cuma namazını müteakip “Kur’an-ı Kerim” okumayı ve “sema” yapmayı gelenek hâline getirmiş ve böylece “sema”, Mevleviliğin bir unsuru hâline gelmiştir. Tıpkı “mevlit” gibi “sema” da, dinî unsurlar taşıyan, manevi manalar çağrıştıran bir “ritüel” olmuştur ama hiçbir zaman “ibadet” olmamıştır.
İlâhiyat camiasına mensup bir akademisyenin Mevlâna hakkındaki çalışmasında: “Sema, Mevlevilikte bir ibadettir.” hükmünü ortaya koyması, hem yanlış hem de hazindir. “Sema” ve “ney” ibadet olamaz. Çünkü “İslamiyet”te böyle bir ibadet yoktur. Eğer “sema” Mevlevilikte bir ibadet ise Mevleviliğin “İslam”la bağdaşan bir tarikat olup olmadığını sorgulamamız gerekir. Oysa bizim nazarımızda Mevlâna, büyük bir Hak dostu; Mevlevilik de İslamiyet’ten beslenen bir tarikattır. O hâlde İslamiyet’te yer almayan bir ibadetin, bir Allah dostunun “mesleğinde” ve “meşrebinde” yer alması düşünülemez.
“Sema” konusunda birtakım zorlama yorumların varlığı dikkat çekmektedir. Bu yorumlardan biri şudur: Hazreti Ebubekir, Allah için elinde avucunda ne varsa verir. Sadece üzerindeki elbise kalır. Bunun üzerine Allah (celle celalühü), Cebrail’e: “Kulum Ebubekir’e selam söyle. Ben ondan razıyım, sor bakalım o da benden razı mı?” der. Hazreti Cebrail, Hazreti Ebubekir’in yanına gelir: “Allah’ın selamını getirdim ey Ebubekir! Allah, ‘Ben kulumdan razıyım. Sor bakalım kulum da benden razı mı? diyor.’ der.” Bunun üzerine Hazreti Ebubekir ayağa kalkar: “Ben de razıyım, ben de razıyım!” diyerek sevincinden dönmeye başlar.
Bir başka yorum ise ayete dayandırılmaktadır. Kur’an’da : “Onlar ki Allah’ı gâh ayakta divan durarak, gâh oturarak, gâh yanları üzere zikreder.” (Al-i İmran, 191) buyruluyor. “Her hâl üzere Allah’ı zikretmek gerektiğine göre dönmek de bir hâldir, dolayısıyla bir zikirdir.” denilmekte ve buradan yola çıkarak şu hüküm verilmektedir: Demek ki “sema” bir ibadettir. Ne Hazreti Ebubekir’in sevinçten ayağa kalkışını ne de ayette geçen “zikretme şekillerini”, Mevlevilikteki “sema” ile kıyaslayamayız. “Sema” bir hâldir ve Mevlâna bu hâli, ilk kez ya Şems’le görüştüğünde ya da kuyumcu dükkânından gelen çekiç seslerinde yaşamıştır.
“Sema” konusunun bir “ibadet” şeklinde ele alınması kadar, Mevlâna’ya atfedilen “sürekli sema yapma” iddiası da manidardır. İlâhiyat camiasına mensup aynı akademisyenin, söz konusu yazısındaki değerlendirmelerinden biri de şudur: “Mevlana sık sık sema ederdi. Bazen gece yarılarına kadar sema ederdi. Bir keresinde Ilgın’da kırk gün kadar sema etmiştir. Kadınlar, meclislerine Mevlâna’yı davet derlerdi, Mevlâna da onların önünde sabahlara kadar sema ederdi. Bazen sema ederken kendinden geçer, üzerindekileri çıkarır; etraftakiler kıymetli elbiselerini Mevlâna’nın üzerine atarlardı.” Bu iddia ve ifadelerle, Mevlâna diye karşımıza “sürekli dönüp duran, dönerken de kendini kaybeden, kendini kaybettiği için üzerindekileri çıkarıp atan, etrafındakilerin de, biraz utanma biraz acıma hisleriyle onun üzerine elbise giydirdikleri, halkın eğlenmek istediğinde başvurduğu mecnun bir tip” çıkmaktadır. Eğer bu iddialar doğruysa, Mevlâna büyük olamaz; Mevlâna büyükse (ki öyledir) o zaman bunlar doğru olamaz.
Mevlâna’nın sözleri kaynak gösterilerek bazı çarpıtmaların ona aitmiş gibi ortaya konulması da bir başka trajik durumdur. Hazreti Pir, “sema” konusunda şöyle demektedir: “Ez mezheb-i münkiran haramest sema/Ez mezheb-i âşikan helalest sema” (Sema münkirlere haram, âşıklara helaldir.) Hazret’in bu sözünü aynı ilahiyat akademisyeni şöyle tercüme ediyor: “Sema âlimlere haram, âşıklara helaldir.” Sözün aslı ortada iken ve Mevlâna “ez mezheb-i münkiran…” dediği hâlde bunu “âlimler” diye tercüme etmek, Mevlâna’ya nereden baktığımızı göstermesi bakımından manidardır.
Hülasayı kelam
Mevlâna: “Bizim Mesnevimiz vahdet dükkânıdır. Orada bundan başka kim ne bulursa o puttur.” diyor. Kuran’ın kölesi, Hazreti Muhammed’in ayağının tozu olduğunu itiraf eden, bunun dışında kendisinden nakledilen “şey”lerden de, onları nakledenden de “bizar” olan Hazreti Mevlâna, maneviyat âleminin sultanıdır. Ona ait olmayan sözleri onunmuş gibi göstermek, ona ait olanları da çarpıtarak ifade etmek, onu herkesin eğlence vesilesi “meddahvari” bir ortaoyunu tiplemesi hâline dönüştürmek, daha alacak çok yolumuzun olduğunu açıkça gösteriyor. Oysa Mevlâna’nın soluklarına muhtaç nice insan, kendilerine uzatacağımız eli bekliyor. “Himmete muhtaç bir dede/Nerde gayrıya himmet ede.” Heyhat!












Aklımı ve ruhumu doyuran bir yazı okudum.Kaleminize sağlık hocam.
Gayretlerinizin devamını dilerim. Kaliteli yazı ve şiirler okuyabildiğimiz bu sitede bu yetkin kadronun korunması dileğiyle..
Bu yazı HZ.Mevlana’yı gerçek kimliğiyle tanımamakta ısrar edenlerin,onun sevenlerine yaşattıkları gönül sancılarını çok güzel dile getiren bir yazı olmuş.Koca Sultan ve Konya’lılar adına müteşekkiriz.Saygı,sevgi ve minnet duygularımızla… P.AKÇAY