Tahlil Atölyesi
Kibrit Kutusu ve Termometre?
“BABAMIN BAVULU”NDAN ÇIKANLAR
BANA BİR MASAL ANLAT BABA
   Uygulama Atölyesii
SON VEDA
   Yazarlik Okulu
YAZARLIK OKULU 2007 TAKVİMİ
YAZARLIK OKULU NEDİR?
YAZARLIK OKULU 2006
YAZARLIK OKULU VE YAZAR OLMAK

MEVLANA, OĞUZ ATAY, FAZIL SAY?

Yazarlar

Talat ORDU

Bu sayıdan itibaren Hilmi Yavuz’un Okuma Notları’na, yahut Hüsrev Hatemi’nin 90’lı yıllarda Türk Edebiyatı’nda yazdığı Görüntüler Görüşler yazılarına bir tarzı denemek istiyorum. Hayırlısı…

MEVLANA İLE ŞEMS-İ TEBRİZÎ ARASINDAKİ DOSTLUK

Herkes Mevlana ile Şems’in arasındaki âşıkane dostluğu ahbaplığı bilir, menkıbesini anlatır da kimse niçinini pek merak etmez. İşte birbirlerini çok seviyorlarmış, bunu kıskananlar olmuş gibi… Acizâne Divan-ı Kebir’de gördüğüm kadarıyla şöyle izah ediyorum:

Allah Zül Celal Hazretleri Şemsi Tebrizî’nin ruh aynasını isimlerinin tecellileri için diğer insanlardan daha pak ve nezih, kesif şekilde yarattığı için Mevlana onun gönlünde, ruhundaki tecellileri görmüş. Melekûta açık kalp gözüyle… Divan’daki bütün şiirler görünen âlemden ziyade eşyanın perde arkası diye nitelendirilen melekûta, her şeyin daha şeffaf, daha güzel göründüğü âleme ait tasvirlerle dolu… Mevlana için Şems; “mekânsızlık ilindeki şehirlerin padişahı” (4,83) “gönle dadılık eden”(4,127) “Bu zamanın olgun eri” (4,135) ifadeleriyle seslenişinden anlıyoruz ki bir mürşiddir. “Aşk senin talebendir” (4,91) seslenişiyle aşkın öğretmenidir. “Şekle bürünmüş aşktır” (3,225) tavsifiyle sevginin cisimleşmiş halidir. “Allah aşkının madenisin sen” (3,312) hitabıyla muhabbetullah madenidir.

Şems-i Tebrizi bazen Allah ile kul arasında perde, bazen delil; ekseriyetle de aynadır:

“Ona dedim ki, sonucu (neticede) sen bizimle dost arasında bir perdesin. Ben dostun yüzünü görmek istiyorum. Çünkü can ancak onun yüzünü görünce esenleşir, huzura karara erer.” 4,60

“Gözümün önüne gel de göreyim seni. Gözüm doymuyor Allah’ın delillerine, Allah’ın ayetlerine.” 3,106

“Senin yüzün varken kirlerle paslarla dolu gökyüzüne ayna demem ben.” 4,139

“Ey Tebrizli Tanrı Şemsi! Tertemiz aynanda Allah’tan başkasını görürsem kâfirden de beter olayım.” 2;78

“Tebrizlilerin padişahı Şemseddin’de, tertemiz canların neşesini, aşka düşmüş gönüllerin can gözlerini seyret.” 4,376

“Şemseddinimiz Allah’ın elinde bir seyfullah kesilmiştir, merhaba o kılıca, merhaba o kılıcı taşıyana.” 3,392

“Ey Tebrizli Şems! … varlığın baştanbaşa Tek Yaratıcı’nın sırrından başka bir şey değil.” 3,403

Bu ifadeler göz önüne alındığında Mevlana’nın Şems’e duyduğu sevginin Allah hesabına, Allah Sevgisi adına olduğu görülür. O sevginin, günümüzde ünlülere duyulan dünyevi sevgilerden farklı olduğu açık.

Not: Gölpınarlı’nın tercümede tercih ettiği Tanrı kelimesi kastettiğim manayı tam karşılamadığından dolayı tarafımdan Allah olarak değiştirilmiştir.

İktibaslar: Mevlana Celaleddin Rûmî, Dîvân-ı Kebîr, Tercüme: Abdülbâki Gölpınarlı, Kültür Bakanlığı, Ankara 1992

OĞUZ ATAY: YAVANLIĞIN ELEŞTİRİSİ

Oğuz Atay 30 yıl önce beynindeki tümörün etkisiyle ölmüş. Fethi Naci, onun, “Tutunamayanlar”ın bir sayfasında yer alan “ Bir takım esrarengiz insanların etkisine kapılmıştı ve… Sonunda ölür tabii. Sonrası daha acıklıdır: yapılan otopside beyninde bir yapı bozukluğu bulunur, ya da bir ur filan. Vah vah derler; bilseydik daha önce tedbirini alırdık” cümlelerini naklettikten sonra ekliyor: “Romanını 1970’te bitiren Oğuz Atay’ın 1977’ beyin tümöründen öldüğünü anımsayınca bu garip rastlantıdan dolayı çarpılmamak elde değil.” (2000,542) Çok ilginç. Bu tür şeylere terminolojide hiss-i kablel vuku dendiğini biliyoruz.

Bu garip tevafuğu kaydettikten sonra onun romanlarında yer alan ironiler konusunda eleştirmenler arasında bazı görüş ayrılıklarından yola çıkarak; ona ait bazı düşüncelerden bahsetmek istiyorum. Roman kahramanlarının ağzından yaptığı bürokrasi ve aydın eleştirilerinin kendi düşünceleri olup olmadığının anlaşılması açısından bunun önemli olduğunu düşünüyorum.

Akademik bir yazıdan anladığım kadarıyla Nurdan Gürbilek onun ironik tutumunun “doğru ile yanlışı ayıracak zemini kayganlaştıran bir mahiyette” olduğunu iddia etmiş. Yıldız Ecevit ise Atay’ın ironiyi “roman kahramanlarının kendilerini korudukları bir araç” olarak takdim ettiğini yazmış. Hâlbuki benim okuduğum kadarıyla Fethi Naci ve Berna Moran onun eleştirilerinin devlet aygıtının bürokratik yapısına yönelik olduğunu belirtiyorlar. Naci’ye göre Tutunamayanlar’da Türkçedeki en nefis bürokrasi eleştirileri yer alır. (2000,541) Gürsel Aytaç’a göre ise; romanın ana konusu “sınırlı ve tekdüze olan burjuva hayatının sanatçı ruhlu kişiler için nasıl itici olduğu”dur. (1999, 161-163) Yalsızuçanlar, Tehlikeli Oyunlar’da Atay’ın “modernleşme hikâyemizdeki trajiğe içerden ve derinden dokunduğunu” anlatıyor. (2007,9)

Ben de bu eserlerden farklı olarak Atay’ın Günlüğünden bahsetmek istiyorum. 5 Ocak 1975’te günlüğüne; bir makale yazdığından söz ederek yazmaya başlamış. Doğu ve Batı arasındaki farkları belirttikten sonra, onların “kendi dışındaki kültürleri sadece incelediğini, öğrendiklerini istismar etmek istediğini, kaliteyi sömürdüğünü, bizim insanımızla ilgisinin sadece kendi insanı açısından bakımından olduğunu” not etmiş. Aydının halkı anlamadığından şikâyet etmiş. Sadece Batı’ya karşı olmanın çözüm olmadığını; Doğu’ya da Batı’ya da sahip çıkmanın mümkün olduğunu anlatmış.

Daha sonra benim asıl nakletmek istediğim görüşlerini yazmış:“Toplumcu aydınlar da halkı istatistiklerini rakamları ya da kitaplardaki teorilerin örnekleri olarak görüyorlar.”(2003,131-132) “İlerici, gerici her türlü akımların tekelini ellerinde tutan bir küçük yarı aydın çetesi, yıllardır kendini yenileme gerçeğini duymadığı için ancak bezirgân oyunlarıyla ayakta durmaya çalışmaktadır. Yıllardır halkı ve aydın potansiyelini hor gördüğü için kendini geliştirmek için parmağını oynatmamıştır.” O günün sağcı aydınlarını da eleştirir: “…gerçek insanın farkında değillerdir. … sosyalizmi ahlaksızlık sanırlar, bu yüzden emperyalizm ile sosyalizmi birbirlerine karıştırırlar, Allah için bazı sosyalistlerimiz de onlara hak verdirecek durumdadırlar. Bir sosyalist eleştirmenimizin dediği gibi Türk solu geç kalkar, çünkü bir gece önce sabaha kadar içmiştir.” Atay devamında Cemil Meriç tavrıyla sosyalistlerin dünkü ve bugünkü durumlarını aynen tasvir eder: “Olsa olsa sosyalizme sempati duyan, yani özel deyimiyle sempatizan sayılması gerekenler ortalığı kasıp kavurmaktadırlar. Sonra solda ve sağda hayli kalabalık olan bu çıkarcı zümre, bütün gösterişine rağmen kim parayı bastırırsa ona hizmet etmektedir. Ele güne karşı hele sağcılara ayıp olmasın diye de kabahatler ört bas ediliyor. Kol kırılır yen içinde.”(2003,136-137)

Bunlarla birlikte Günlüğündeki diğer bazı düşünceleri de takip edilirse onda; üslubuyla olmasa da düşünce yapısı açısından solun Cemil Meriç’i olmaya aday bir kalite görülür. Hatta ikisinin eserlerinin de aynı yayınevince yayınlanıyor oluşu da ilginç bir durumdur.

Kaynaklar:

Oğuz Atay, Günlük, İletişim Yayınları, İstanbul 2003 (8. Baskı)

Fethi Naci, Yüz Yılın Yüz Romanı, Adam Yayınları, İstanbul 2000 (3. Baskı)

Gürsel Aytaç, Çağdaş Türk Romanları Üzerine İncelemeler, Gündoğan Yayınları, Ankara 1999 (2. Baskı)

Sadık Yalsızuçanlar, “Romanımızın Yüz Akı: Tehlikeli Oyunlar”, Kitap Zamanı (Zaman Gazetesi Kitap Eki), sayı:23, Aralık 2007, s.3

Mustafa Apaydın, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar Romanında Mizah ve Hiciv Öğeleri Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, c.16, sayı:1, 2007, s.46,47

CEMİL MERİÇ’TEN FAZIL SAY’A

Bu Ülke’yi okurken, ülkesini terk etmek isteyen müzisyenlerimizden birisine yıllar öncesinden kerametvâri bir cevabın verildiğini hayretle müşahede ettim. Sonra, “bu keramet olmasa da işleyişi birbirine benzeyen Batı’cı aydınımızın zihnini okumanın bir ifadesidir” diye düşündüm. Demek ki onun zamanında da kendini halka, dindara uzak konumlandıran bir kısım entelijansiya yurtlarını yaşanmaz buluyorlarmış. İşte Meriç Usta’nın fazılâne olmayan aydınlar üzerine Bu Firar Bir Kabil Kompleksi* adlı yazısı:

“Her dudakta aynı rezil şikâyet: Yaşanmaz bu memlekette!

Neden?

Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu?

Hayır.

Onlar Türkiye’nin insanından şikâyetçi… İnsanından yani kendilerinden…

Aynaya tahammülleri yok.

Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “yaşanmaz”laştıranlardır.

Türk aydını Kitâb-ı Mukaddes’in Serseri Yahudisi…

Hangi Türk aydını?

Kaçanlar ne Türk, ne aydın.

Bu firar bir Kabil kompleksi.”

Demek ki firar kompleksi değişmemiş. Dinden, dindardan, kendi insanından şikâyet hali hep yeniden hortlamış. İfade kalıplarında, “yaşanmaz bu memlekette”nin yerini “giderim ha!” nazlanmaları alsa da yerli kültürü, yerli düşünceyi hatırlatan sembollerden, şiarlardan rahatsızlık hep olmuş. Temennimiz ne olabilir ki? Kendini aydın tabakası içinde görmek isteyen aydınımız, bir milenyumluk tarih dilimi içine bir baksa ve Samiha Ayverdi’nin bir kitabına isim koyduğu soruyu kendine bir zahmet sorsa: Ne İdik Ne olduk?

Meseleye şöyle de bakılabilir mi bilmem? Mevlana’nın her yerleştiği yuvadan “kokuyor” bahanesiyle rahatsız olan bir güvercin hikâyesi vardır. Kuşcağız defaatle yuva değiştirdikten sonra danıştığı bilgeden şu cevabı alır: Senin rahatsız olduğu koku yuvadan değil kendi vücudundan kaynaklanıyor. Bu da farklı bir açı…

*Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yayınları, İstanbul 1985, s.95

KATREYİ MÜJDELEYEN ŞULE

Üstad Hazretleri’nin vefatından, Adnan Menderes’in idamından iki sene sonra; Nur talebelerinden Şahide Yüksel’in kızı ile evlenmek bahtiyarlığına eren, Üstadın “sen benim damadımsın” diye iltifat ettiği Mehmed Kemal Ural bir dergi çıkardı. Adı: Şûle… Mayıs 1962 tarihli ilk sayının künyesinde Sahibi ve Yazı işleri Müdürü: Y. Müh. Mehmed Kemal URAL, Muhabere Adresi: ŞÛLE, P.K. 991-İSTANBUL olarak belirtilmiş. Arka kapağında tam sayfa siyah beyaz bir çocuk fotoğrafı, ön kapağında bir zinciri kırarak aydınlığa yönelmiş gençler topluluğunu tasvir eden bir resim…

Derginin ilk başyazısının ismi “Buhran”… Üçüncü sayfanın üst kısmında –daha sonraki sayılarda da hep yer alacak olan- “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır,” ibaresi kaynağından haber veriyor.

Hekimoğlu İsmail gerçek ismi Ömer OKÇU imzasıyla, 13. sayfada okuyuculara sesleniyor: “Sevgili Okuyucu: …Sen istersen ruhta ve maddede gelişmenin ve bu iki değerdeki ahengin meşalecisi Şule yaşayacaktır. …Okuyucu: Fert, aile ve milletin mimarı sensin. Senin ilginle yaşayan neşriyat bir zaman sonra sana ruh çekirdeğini verecek ve şahsiyetinin kıymetini cemiyette örgüleştirecektir. Sonra muhite telkin ve tavsiye… Nihayet aynı sevgi, aynı istek, aynı gaye etrafında birleşen toplum…”

Daha sonraki sayılarda B.N. , S.Okur, imzalarıyla Büyük İşaret, İnsan başlıklarında Risale-i Nur’dan bölümler alınmış. Başyazılara Nurettin Topçu’nun deneme ve makaleleri konulmuş. Epiktetos, Einstein, James Jean, Bergson, Gerry Morrison, Dale Carniege, Emerson, Alexis Carrel’den iktibaslar, okuyucularla samimi iletişim köşeler ve okuyuculardan gelen şiir ve yazılarla devrine göre seviyeli bir hale gelmiş. Okuyucularla yapılan hasbihallerden anlıyoruz ki dergide gözyaşı ve büyük umutların izleri var. Anlaşılan diğer bir nokta da kendisinden 17 sene sonra yayınlanmaya başlanacak olan Sızıntı’ya model teşkil etmiş olması… Şimdiki Şule Yayınları ile irtibatı da var mı acaba?

HOCA TAHSİN’İN ŞİİRİ BİR ŞİİRİ ÜZERİNE

Üstad Hazretleri Muhakemât’a, Arap Şairi İbn-i Mu’tez’in “Ve fi külli şey’in ayetun tedullu alâ vâhid (Her bir şeyde, Onun bir olduğuna delâlet eden bir âyet vardır.)” mısraını iktibastan sonra aynı manaları ihtiva eden Hoca Tahsin’e* ait bir kıtayı eserine alır:

“Kitab-ı âlemin evrakıdır eb’ad-ı nâmahdud

Sutûr-u kâinat-ı dehrdir asâr-ı nâmâdud

Basılmış destgâh-ı levh-i mahfûz-u tabiatta

Mücessem lafz-ı mânidârdır âlemde her mevcûd.”

Kıtanın altına da “Hoca Tahsin’in “namâdud” ve “namahdud”dan muradı nisbîdir, hakikî lâyetenâhîlik değildir”dipnotunu ekleyerek şiirde kullanılan “sınırsız ve sayısız” demek olan “namadud ve namahdut” kelimelerinin gerçek manada değil deyim ve benzetme anlamında görülmesi gerektiğine dikkat çeker. Yani bu dünyada sayısız ve sınırsız özelliğine sahip varlığın olmadığı hakikatını belirtir.

Üstad 1911’de yazdığı Muhakemat’tan sonra 1928’de yazdığı 24. Mektub’un başındaki remizlere de aynı şiiri alır. Fakat bu sefer şiirde bazı tasarruflarda bulunmuştur:

“Kitâb-ı âlemin yaprakları enva-i nâmâdûd

Hurûf ile kelimâtı dahi efrâd-ı nâmahdûd

Yazılmış destgâh-ı levh-i mahfûz-u hakîkatte

Mücessem lafz-ı mânidârdır âlemde her mevcûd.”

İki şiiri incelediğimizde Üstad Hazretlerinin, hem söyleyişteki anlam kaymalarını, hem de hakikata tam mutabık bir anlatımın sağlanması için değişikliğe gittiğini görmekteyiz. Bediüzzaman Hazretleri, Önceki halinde,

“sınırsız boyutlar, kâinat kitabının yapaklarıdır” anlamında olan mısraı,

“Kâinat kitabının yaprakları sayısızdır” a,

“Zamanın kâinatındaki satırlar sayısızdır” anlamında olanı

“Kâinat kitabının harf ve kelimeleri sınırsızdır”a çevirmiş,

“Her varlık, tabiatın levh-i mahfuzu tezgâhında basılmış manalı somutlaşmış lafızdır” manasındaki iki mısraı,

“Her varlık hakikatin levh-i mahfuz* tezgâhında yazılmış manalı somutlaşmış lafızdır” manasına dönüştürmüştür.

Hoca Tahsin’in şiirindeki varlık lafzının basıldığı yer tabiatken, üstadın değiştirdiği şeklinde varlık lafzının hakikat tezgâhında yazılmasına vurgu yapılmıştır. Üstad Hazretleri şiirin tasarruf ettiği halini 1938’de Yedinci Şua’ya da almıştır.

*Hoca Tahsin (1811-1881): Oksijensiz yaşanamayacağını göstermek için kapalı bir fanus içine kuş koyarak deney yapacak kadar fen bilimleriyle de uğraşmış, İttihad-ı İslam görüşünü savunmuş Arnavut kökenli Osmanlı medrese âlimi. Ruh, tıp, ziraat konusunda kitapları vardır.

**Levh-i mahfuz: Olmuş ve olacaklarla ilgili bütün bilgilerin yazılı bulunduğu kader levhası.

Kaynaklar:

Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, On Dokuzuncu Mektup - s.482

—————————, Age., Yedinci Şua (Ayet’ül Kübrâ, s.925

—————————, Age., Muhâkemât Üçüncü Makale, s.2026

İbnü’l-Mu’tez’in şiirinin nakledildiği eser: İbn-i Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Azîm, c.1, s.2

Yorum Yok

Posting your comment.

Yorum Yap

    Yazarlar

      Harun Tokak
      Issık göl şehidi
      Ali Bulaç
      "LÜZUMSUZ MERHAMET!"
      Sadık Yalsızuçanlar
      Hz. Mevlana’yı Okumak
      Berat Demirci
      "TO BE"
      Dr. Selma Karışman
      ŞİİRİMİZ VE BİZ -1-
      Mahmut Nefise
      TAİFE-İ SANATKÂR
      Şeref Yılmaz
      Şehirlerin Dili
      Hüseyin Bargan
      RAFLARDAKİ EKSİK KİTAPLAR
      Münir Arıkan
      Kurumsal Gıybet
      Talat Ordu
      MEVLANA, OĞUZ ATAY, FAZIL SAY?
      Niyazi Sanlı
      SON CÜMLE

      Arsiv

      • March 2008
      • February 2008
      • January 2008
      • November 2007
      • October 2007
      • September 2007

_blank

  •