Tahlil Atölyesi
Kibrit Kutusu ve Termometre?
“BABAMIN BAVULU”NDAN ÇIKANLAR
BANA BİR MASAL ANLAT BABA
   Uygulama Atölyesii
SON VEDA
   Yazarlik Okulu
YAZARLIK OKULU 2007 TAKVİMİ
YAZARLIK OKULU NEDİR?
YAZARLIK OKULU 2006
YAZARLIK OKULU VE YAZAR OLMAK

KIZ KULESİ EFSÂNESİ

Deneme

BÖLÜM 1

Medyumlarıyla, büyücüleriyle ünlü, Delfi’deki Apollon Tapınağı falcılarından birinin şom ağızlılığı yüzünden, bir prensesi korumak için doğdu bu “Su Perisi ”, Doğu Roma’nın “Mukaddes Eşik” dediği hat üzerinde. İmparator Komnenos’un kızı, ihtiyar kâhinin kehanetiyle, hapis hayatına mahkûm oldu kulede. 18 yaşına gelince bir yılan tarafından sokularak öldürülecekti zira. Çaresiz baba, kızını adaya yerleştirdi ve her gün yiyecek yolladı kuleye bir kayıkla.

kizkulesi

Âdem babamızın Cennet’teki düşmanı yılan, burada da prensesin düşmanıydı. Nasıl olduysa Cennet’e girmeyi ve Adem babamızı dışarı atmayı, Cennet’ten Dünya’ya göndermeyi başaran yılan, burada da bir üzüm sepetinin içinde kuleye girmeyi başarmış ve prensesi bu Dünya’dan Cennet’e göndermişti. Orada bir tek elma, burada bir sepet üzüm, ölüm yemeği olmuştu. Tıpkı Hz. İsa’nın havarileriyle yediği son akşam yemeği gibi.

Daha sonra, dede korkut hikâyelerinde, önemli bir iş başarınca ismi konulan çocuklar gibi, kuleye de ismi konuldu bu hâdiseden sonra: Kız Kulesi. Başka isimleri de olmuştu vâkıa. Meselâ; kulenin bulunduğu sahilde, Atinalı General Charis’in hanımı Damalis’in mezarı olduğu için, buraya Damalis Burnu, kuleye de Damalis Kulesi dendi bir dönemde. Daha sonra sırasıyla 3 tane hayvan ismi taşıdı kimliğinde: Evvelâ; Aslan Kule. Prensesi koruduğu dönemde, kuleyi de 2 aslan koruyordu. Bu yüzden bu ismi aldı. Prensesi yılan ısırınca da Yılanlı Kule oldu ismi. Ve 3. ismi de Öküz Kulesi. Bu isim de mitolojik bir efsaneye dayanıyordu.

Ve nihayet Fatih’in, İstanbul’u fethinden sonra kule, kalıcı ismine kavuştu: Kız Kulesi

Osmanlılarla ilk tanışması Orhan Gazi zamanında olmuştu. Bizans İmparatoru Kantakuzen’in kızı Theodora ile evlenen Sultan Orhan, düğünden 1 yıl sonra hanımını Üsküdar sahillerine getirmişti ailesiyle hasret gidermesi için. Bizans İmparatoru, kızını Kız Kulesi’nde karşıladı. Yıllar sonra Kız Kulesi, bir İmparator kızı daha ağırlıyordu. Lakin bu defaki prenses, ilki gibi mutsuz ve talihsiz değildi.

Salacak sâhillerine 200 m. açıktan bakan Kız Kulesi, eski İstanbul’u da korumakla görevlendirilecekti bundan sonra. Kulenin kaderi “Muhâfız” olarak yazılmıştı besbelli. İlk vazifesi bir prensesi korumak olan Kız Kulesi, vazifesinde başarısız olunca, bu defada İstanbul’u koruma görevi verildi kendisine. Belki bunda başarılı olur diye.

Bu kez silahlarla donatıldı bu kız. Toplar konuldu eteklerine. Ve boğaz bir uçtan bir uca zincirlerle bağlandı, düşman gemileri gelmesin diye. Bu zincirlerin bir ucu Kız Kulesi’nin eline verilirken, diğer ucu da Topkapı Sarayı sahillerinde bulunan Eugenius kulesinin eline verildi. Her iki kuleyi de yaptıran İmparator Komnenos tarafından.

Nice düşmana karşı koydu kız başına. Savaşlarda toplarla tüfeklerle, kadırgalara, donanmalara karşı koydu. Yılmadı, korkmadı, mücâdele etti. Alıştı koca koca düşman gemilerine. Âdiyâttan bir şeydi artık, bin yıllık Bizans düşmanlarının top sesleriyle uyanmak. Korkmuyordu artık. Lâkin…

Bir sabah… Koca koca kadırgaların, kocaman kalafatlı, pala bıyıklı askerlerin, boğazda boy gösterdiği… Yağmurlu bir sabah… Daha Güneş bile doğmadan, meteor yağmurları gibi Osmanlı gülleleri yağmaya başladı uyuyan Bizans’ın yatak odasına.

Neye uğradığını şaşıran Bizans, Yıldırım isimli bir hükümdârın, gök gürültüsü gibi sesiyle, koca gemilerin korku dolu nefesiyle ve askerlerinin attığı top güllesiyle fırladı yatağından.

Bu düşman, daha önce gelen düşmanlara benzemiyordu zâhir. Yıldırım Bayezid idi bu defa gelen ordunun sultanı.

İlk defa korkmuştu bu sabah Kız Kulesi. İlk defa bu kadar korkmuştu. Korkuyla uyanmıştı devâsâ gemileri görünce bu sabah.

Var gücüyle mücâdele etti yine zayıf kollarıyla. Yalvarırcasına semâlara baktı bir ara. Uzun uzun baktı. Savaşçı Tanrı Athena’dan yardım istedi. Hep başı sıkıştığında ellerini açar, Athena’ya yalvarırdı. Amazonlarından oluşan bir orduyu yardım için göndersin diye. Zira kendisini en iyi O anlardı. Ne de olsa O da kendisi gibi savaşçı bir kızdı. Ama Tanrıydı O. Yardım ederdi. Umutla bekledi, sabırla bekledi. Bazen öfkeyle, bazen ıstırapla, bazen ümitle, bazen de ümitsiz bir ümitle bekledi. Elleri kolları yoruldu zincirleri tutmaktan. Patlayan her top, gücünü biraz daha azaltıyor, sabrı tükeniyordu. Yardım gelmiyor, gelmiyordu. Fakat Tanrıdan gelmeyen yardım, Haçlılardan gelmişti.

Niğbolu’dan bir haber geldi, göklerden haber beklerken. Çekti güçlü kollarını Yıldırım Han Bizans’ın boğazından. Ve Bizans, son nefeslerini vermek üzereyken, rahatladı birden. “Oh! Dedi. Geberiyorum sandım. Bütün hayatım gözümün önünden geçti birden.”

Fakat sekerât ânı çok uzun sürmedi. Zira Yıldırım gibi giden hükümdâr, yıldırım gibi döndü yine. İndi Bizans’ın tepesine bir balyoz gibi. Kaldığı yerden devam etmek üzere. Tamamlamak için yarım bıraktığı işini. Ve bu ikinci gelişinde kocaman da bir kale yaptı Anadolu sâhillerine, bu azimli hükümdâr.

Artık bu zavallı Kulenin “Kale gibi” bir rakibi vardı az ileride. Hem de bu rakip başka bir dinden. Müslüman’dı; kendisi Hıristiyan. Erkekti; kendisi kız. Korkusuzdu; kendisi biraz korkmuştu doğrusu… Bu defaki rakiplerinden. Ve bir de üzerinde Yüce Tanrı’sının mührünü taşıyordu. “ALLAH” yazıyordu alnında. Kendisine baktı. Bir önceki savaşta yardım istediği Tanrısı Athena, yardım bile edememişti. Hem de kendisinde ne bir mühür vardı Tanrısına ait ne bir dövme. Acaba bu kale Tanrının elçisi olarak mı gelmişti. Elindeki mührü Kostantiniyye’nin, bin yıllık Bizans’ın böğrüne mi basacaktı. “Bundan sonra burada bizim sözümüz geçer!” dercesine. Bir tür büyü ya da Tanrı’nın gücünden bir parça mı vardı yoksa üzerinde.

Biraz daha korktu bunları düşününce. Sordu Üsküdar’da yoldan geçen birine, rakîbi olan kalenin ismini. Güzelce Hisar, dedi. İsmine bakınca sanki savaşmak için gelmemişti. Güven veriyordu. Huzur veriyordu. Ama bakışlarıyla ve Tanrı’nın mührüyle de korku veriyordu. Ürkütüyordu bu genç kızı, bu güçlü kuvvetli asker.

Karşı sâhildeki kendisi yaşlarında, akranı sayılan erkek arkadaşı Galata Kulesi’ne baktı. “İsa Kulesi” idi O’nun bir diğer adı da. Acaba Tanrı İsa O’na yardım ediyor muydu? Mühürse mühür. Tanrı ismiyse bu da Tanrı ismi. Ama korkuyordu işte. Gerçi erkek arkadaşı da baya heybetliydi ama o da bu defa sinmişti köşesine.

Bir ara zincir kopunca yeni bir zincir bağlandı boğaza. Boğaz zincirlerle boğuladursun, Galata surlarında bulunan Kastellion Kalesi’nin tuttuğu zincirle, Haliç boğaza kapatılırken, Kız Kulesi’nin tuttuğu zincirle de Marmara Denizi’ne kapatılıyordu. Ama Tanrı esirgesin bu zincirler de koparsa, artık neler olur, bunu Tanrılar Tanrısı Zeus bile bilemezdi. Belki de düşmanları kendisiyle birlikte diğer kule arkadaşlarını da boğazda boğar ve boğazın dibini kendilerine mezar yaparlardı. Şeytan kulağına kurşun.

Korktukları olmadı. Yine Anadolu’dan bir imdat eli uzandı Bizans’a. Bir insan azmanından gelmişti yardım bu defa. Hem de topal, kendi başına ayakta durmaktan âciz bir fânî yardım etmişti farkında olmadan.

Timur adında biri, şimşekleri, yıldırımları üzerine çekmişti bu defa. Yıldırım Bayezid, daha Timur adını duyar duymaz deliye dönmüştü. Ve sürdü atını üzerine, bu “topal kudurmuş köpeğe”(1) haddini bildirmek üzere.

Anadolu’dan gelen uluma sesleri, Yıldırım’ın tepesinde şimşekler çaktırmış ve tahammül edemediği bu sesi tamamen susturmak üzere yeniden elini çekmişti Bizans’ın boğazından.

Kız Kulesi bu kâbusu dört defa gördü. Her “Oh!” çekişinden sonra tekrar uykuya dalıyor ve dalar dalmaz, aynı kâbusla uyanıyordu. Önce Niğbolu’dan, daha sonra Ankara’dan, Yıldırım’ın ordularına saldıran düşman, biraz olsun rahatlatıyordu Bizans’ı.

Ve nihayet, günlerden bir gün, bu asil düşman Yıldırım Hân’ın Anadolu’da öldüğü haberi gelince, Kız Kulesi buz gibi bir duş almışa döndü. Sevinmeli mi üzülmeli mi, bilemedi. Zira düşmandı, korkutuyordu ama asâletiyle, heybetiyle ve adâletiyle de güven veriyordu. Sığınmak istiyordu bu devâsâ hükümdârın güçlü kollarına, Bizans baskısından bıkmış bu zavallı bîçâre kız.

Yıldırım toprağa düşmüş ve düştüğü yeri yakmıştı. Ama Kostantiniyye’de de bir hatıra bırakmıştı. Tıpkı korku filmlerinin hiçbir zaman mutlu sonla bitmediği, ölüm meleğinin hiçbir zaman ölmediği gibi. Karşısında Deli Dumrul bile olsa kendisine kılıç çeken…

Yıllar geçti… Boğazın dalgaları duruldu. Kızıl gökyüzü yine maviye dönüştü. Etraf sessizliğe büründü.

Güzel bir bahar sabahı. Aylardan Mayıs. Erguvanlar açmış. Bülbüller şakımakta. Martılar dalgalarla dans ediyor.

“Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor”(2) Yoksa Yıldırım dirilmiş yeniden mi geliyor. Hayır. Bu defaki sultan daha bir genç, daha bir dinç. Bir lise talebesi yaşında. Fakat aklı başında. Ve yılların olgunluğu var bakışında. Gözlerinden İstanbul okunuyor. Bakışları yüreklere dokunuyor. Ve gürlüyor tüm heybetiyle:

“Ya ben İstanbul’u alırım, Ya İstanbul beni alır”

Önce ceddi Yıldırım’ın kalesinin karşısına, ondan 6 kat daha büyük bir dev yerleştirdi. Hem bu devin adı öyle Güzelce, Müzelce değildi. Herkül’mü idi yoksa. O bile, bu dev yanında çok sönük kalır. Korkunç devin adı da korkunçtu: Boğazkesen Hisarı.

Kimse kesememişti şimdiye kadar Kostantiniyye’nin boğazını. Şimdi ise çok iddialı bir rakip vardı karşısında. Boğazı kesecek olan bu fatih de bir mühürle gelmişti tıpkı diğeri gibi. Bu da peygamber mührüydü. Ve alnında taşıyordu peygamberinin ismini. Belli, selefiyle işbirliği yapacaktı ki, tam karşısındaki sahile yerleşmişti. Bu tarafta Tanrının, karşı tarafta Tanrı Elçisi’nin mührünü taşıyan iki kudretli muhâfız, boğazın iki yakasını tutmuş ve gerçekten boğazı kesmişlerdi.

Sırada ne vardı? Haliç mi? Mesele değil. Bu savaşçı kız ölmemişti henüz. Sımsıkı tutuyordu Haliç’i kapatan zincirlerin ucunu. Giremezlerdi içeri. Osmanlı kaleleri boğazı kestiyse, Bizans kuleleri de Haliç’i kesmişti. Gerçi arkadaşı Ceneviz asıllıydı ama, olsun tutuyordu işte zincirin bir ucunu, surlarıyla kuleleriyle. Giremezlerdi Haliç’e Osmanlı gemileri. Gelmiyorlardı zaten bu tarafa. Gelmiyorlar mı? Bu da ne demek? Bir başka planı mı var bu genç sultanın?

Zaman geçiyor, korkulu bekleyiş sürüyor. Bizans kendinden emin, teslim olmuyordu. Lâkin çoktan ecel meleğinin gök gürlemesini andıran sesi duyulmaya başlamıştı Fatih’in donanmasının top seslerinde bir sabah.

Bir gün öncesi. 28 Mayıs 1453 Pazartesi. Gece yarısı.

Kız Kulesi o gece korkunç bir kâbus gördü. Bu genç Osmanlı Sultanı’nın donanmaları, devâsâ gemileri, dağlara tırmanmaya başladılar, Haliç’teki zinciri geçemeyeceklerini anlayınca… Koca koca devler birbiri ardınca çıkıyordu dağa ve en tepeye çıkınca olanca güçleriyle ve ürkütücü sesleriyle bağırıyorlardı hep birden. Sonra denize baktı. Atlı ordular geliyordu doludizgin, okyanustan, yüz binlerce. Dalgalardan yeleleri olan binlerce atlı, üzerine koşuyordu dörtnala. Sonra binlerce at arasından bembeyaz bir at, sultanı üzerinde taşıyan bembeyaz bir aygır, Ayasofya’ya doğru koşuyordu. Tam Ayasofya’nın kapısına gelince durdu. Koca mâbedin kapıları açıldı sonuna kadar bu genç sultana. Sultan tüm azametiyle içeri girdi ki…

Korkuyla uyandı Kız Kulesi. Ter içinde kalmıştı. Etrafına bakındı uykulu gözlerle. Vakit gece yarısı. Bizans uykuda. Su bile uyuyor. Peki ya düşman? Acaba onlar da uyuyor muydu? Rüyasını yeni baştan tekrar zihninden geçirdi. Off, ne kâbustu ama. Son zamanlarda hep böyle dehşet kâbuslar görüyordu ama hiçbiri bu geceki kadar korkutamamıştı onu. Neyse ki bir kâbustu netice itibâriyle. Günlerdir boğazda konuşlanmış, saldırmak için hücum borusunu bekleyen düşman donanmasına baktı tekrar uykulu gözlerle… Ve… birden açıldı gözleri dehşetle. Gördüğü kâbus gerçek miydi yoksa? Ya da hâlâ uykudaydı ve kâbus devam mı ediyordu? Bir daha baktı dikkatlice Osmanlı donanmasına. Gece karanlığında birbiri ardınca dizilmiş koca koca gemiler, Tophâne sırtlarından tırmanıyorlardı Tepebaşı’na. Bu dev cüsseli korkunç yaratıkların dağlara tırmanmasını ancak masallarda dinlemişti Kız Kulesi. Sadece masallarda olurdu dağlara tırmanan hayâlet gemiler. Ve işte bir masal daha gerçek oluyordu. Ve bunu canlı canlı yaşıyordu Kız Kulesi. Gece karanlığında ne korkunç bir tabloydu bu böyle.

Var gücüyle bağırdı Kız Kulesi. Uykudaki köhne Bizans’ı uyandırmak için. Fakat heyhât! Uyansalar ne değişir? Bu devlerle kim baş edebilir? Artık kendisi de çok iyi anlamıştı ki; “Bu uğursuz gecenin yoktu sabahı.”(3) Yenmişti binlerce Bizans Tanrısını Müslümanların İlâhı.

Rüyanın yarısının tabirini bizzat seyretti uyanıkken, bu gece karanlığında, buz gibi boğaz sularında. Diğer yarısı ise zâten, geçen hafta rüyâdan önce vukû bulmuştu. Bizans’a yardıma gelen beş Ceneviz gemisini engelleyemeyince Osmanlı gemileri, yüce hükümdâr atını denize sürmüştü öfkesinden gemilerin arkasından. Atlar denize, gemiler de karaya sürülünce mümkün müydü fethin gerçekleşmemesi? Hangi kudret bu ordunun karşısında mukâvemet edebilirdi. Böyle bir azim ve böyle bir inançla, değil İstanbul’u, dünyayı alırdı bu Sultan.

Sabaha kadar yetmiş kadar dev gemi, sıra sıra, arka arkaya çıktılar karaya. Boğazın soğuk ve karanlık sularından tırmandılar tepelere ve Kasımpaşa’dan indiler Haliç’e.

Kız Kulesi öylece bakakalmıştı. Ne feryatları fayda verdi, ne gözyaşları. Osmanlı gemilerinin Haliç’e inişini seyretti bir bir. Korku filmi seyreder gibi. Başını önüne eğdi, ağlamaya başladı. Çaresizce… Sessizce… Gecenin sessizliğinde.

Bir kez daha başarısız olmuştu yıllar sonra. Bırakıverdi sımsıkı tuttuğu zincirin ucunu boğaza. Zaten melez arkadaşı çoktan teslim olmuştu bu devâsâ orduya. Tıpkı soyu gibi, hareketleri de karışıktı İsa Kulesi’nin. Zaman zaman Osmanlı’ya göz kırpıyor, zaman zaman Bizans’a el sallıyordu. İşte bugün de sadece seyretmekle yetinmişti düşman gemilerinin geçit resmini. Kim bilir saygı bile duymuştu onlara.

Ve henüz tan yeri ağarmadan, son gemi de inince karadan, Haliç’in serin sularına Kasımpaşa’dan. İlk top sesi duyuldu, Şâhî isimli ejderhâdan. Ve birkaç dakika içinde arka arkaya patlayan ve susmak bilmeyen bu kulakları patlatırcasına gürültülü top sesleri sabah sessizliğinde tüm İstanbul’da yankılanıyor, adalardan gelen aks-i sedâlarıyla da daha bir artan ve korkunçlaşan bu sesler fezâdaki bütün yıldızların yörüngelerinden kopup, patır patır dünyaya çarptıkları hissini uyandırıyordu.

Top seslerinin ardı arkası kesilmedi. Bu seslere bir de çığlık sesleri karışıyor, İstanbul’da kıyametler kopuyordu…

Sabah oldu. Dört bir yandan kuşatılan Bizans mağlup oldu. Yıkılan surlar artık yeniden yapılamıyordu. Ve nihâyet…

Bütün gökleri kaplayan, ölüm meleğinin kanatları, Bizans’ın, Kostantiniyye’nin üzerinde kocaman bir gölge oluşturdu. Koca şehir sırt üstü yatmış, son nefeslerini veriyordu…

Güneş doğdu. Kostantiniyye’de yeni bir güneş doğdu. Kostantiniyye’de yeni, yepyeni bir gün başladı. Şehrin içerisine dört bir yandan Osmanlı askerleri dolmaya başladı. Az sonra Topkapı taraflarında bir izdiham oldu. Şehrin fâtihi Yüce Sultan geliyordu. Kösler çalıyor, davullar vuruyor, Sultan geliyordu. Bizanslı, Rum, Müslüman, Ermeni, Çerkez, herkes hükümdârı karşılamaya koşuyorlardı. Ve derken… “beyaz atının üstünde bu sabah erken…”(4) asrın sultanı, şehrin fâtihi göründü. Yanında hocaları Akşemseddin ve Molla Gürânî ile. Tüm azamet ve heybetiyle Topkapı’dan şehre Fatih ünvânıyla giren Sultan Mehmet Han, evvelâ Ayasofya’ya kadar gitti ve bu koca mâbede büyük bir saygıyla girdi. Rüya aynen saniye saniye gerçekleşmişti. Fâtih, Ayasofya’nın içler acısı harâbe hâline bakarak şu şiiri okudu naos’ta:

“Perde dârî mî-kuned der tâk-ı Kisrâ ankebût

Bûm-u nevbet mî-zened der kal’â-i Efrâsiyâb”

(Örümcek Kisrâ’nın tâkında perdedârlık yapıyor.

Baykuş Efrasiyâb’ın kalesinde nöbet tutuyor.)

* * *

2. BÖLÜM

Aradan yıllar geçti. Artık Kostantiniyye değişti. Evvelâ ismi. Bundan sonra kıyâmete kadar değişmeyecek bir isim aldı bu yeni şehir: İstanbul. Sadece ismi değil, cismi de değişti İstanbul’un. Kiliseler birer birer Müslüman oluyor, yanlarında göklere uzanan şehâdet parmağı gibi minâreler yükseliyordu. Ezan sesleri duyuluyordu günde beş defa İstanbul’dan, çan sesleri yerine. Bin yıldır Hıristiyan olan bu şehir artık Müslüman olmuştu. Şehri despotlar, tekfurlar değil, sultanlar, hükümdarlar yönetiyordu.

Kız Kulesi mi ne oldu? Onun keyfine diyecek yoktu. Bu yeni hükümdâr oldukça hoşgörülüydü. Korktuğu gibi çıkmamıştı. Kendisinde pek bir değişiklik olmadı. Ne cismine, ne ismine, ne de dinine dokunan olmadı. Zincirleri çözdüler. Yıllarca savaşlar, barutlar, kanlar, cesetler görmüş bu kule artık barış rüzgârlarının hoş kokularını teneffüs etmeye başlamıştı bile. Topları tüfekleri elinden alındı. Bunlara gerek yoktu artık. Sadece bir tanesini burada bıraktılar. Neden mi? Sultanların doğum gününde, tahta çıktıkları günün yıldönümünde, bir şehzâde veya prenses doğduğunda, bayramlarda, kandillerde, sefer dönüşü donanmayı karşılamada, kutlamaları başlatmak için… Ne hoş. Bir zamanlar savaşı başlatmak için atılan top sesleri, bundan sonra kutlamaları başlatmak için duyulacaktı bu kuleden. Tıpkı Sultan 2. Selim’in tahta çıkışında yapılan kutlama töreninde olduğu gibi.

Çok mutluydu Kız Kulesi. 29 Mayıs sabahı sanki yeniden doğmuştu. Ortaçağ’ın karanlıkları geride kalmış, yeni bir çağ açılmış, her tarafa ışık saçılmıştı.

“Gönülden hüzünler silindi gitti

Şimdi her gönülde başka mutluluk”

şarkıları duyuluyordu her taraftan. Kız Kulesi, gelinler gibi süsleniyordu bayramlarda. Maytaplar, havaî fişekler atılıyordu buradan semâlara. Artık genç kızlığını yaşayamadığı Bizans dönemi geride kalmıştı. Geçmişte yaşayamadığı tüm güzellikleri, doya doya yaşamak istiyordu Boğazın İncisi, Su Perisi, Güzeller Güzeli Kız Kulesi.

Seneler bir ömür gibi akıp geçti. Nice sultanlar gördü Kız Kulesi İstanbul’da. Boğaz’da, Üsküdar’da yaşanan her şeyi, tarihî bir filmi seyreder gibi seyrediyor, çoğu zaman bu filmde kendisi de rol alıyordu.

Fethi de gördü Kız Kulesi, Fâtihi de. Osmanlı’nın en zirve dönemini seyretti büyük bir gururla. Muhteşem Süleyman 46 yıl boyunca her gün biraz daha büyüttü Osmanlı topraklarını. Baharı görünce yeşeren ve boy atan filizler gibi, her tepeden minareler yükselmeye başladı. 7 tepeli İstanbul’un her tepesinde bir kilise bir de cami yan yana durdu. Ayasofya evvelâ bir, daha sonra iki, ve nihayet dört minâreli oldu. Sonra Fatih Camii yapıldı dördüncü tepeye. Ve Boğa Meydanı’na (Bayezid Meydanı) Bayezid Camii yapıldı. Arkasından Şehzade Camii, ve Sinan’ın sihirli değneğiyle İstanbul’un en büyük ve en görkemli camii boy gösterdi Haliç tepelerinde, bütün görkemiyle. Muhteşem Süleymâniye.

Üç kıtaya hâkim Osmanlı gemisinin kaptan köşkü olan Topkapı Sarayı, üç tarafı denizlerle çevrili hâkim bir noktadan etrafı hâkimiyetinde tutuyor ve Kız Kulesi’ne: “Emniyettesin! Rahat ol. Ben var oldukça endişeye mahâl yok!” diyordu.

Ve bir dönemde çiçekli elbiselerini giydi İstanbul. Lâle dönemiydi bu dönem. İşte bu dönemde tâlihsiz bir kaza geçirdi Kız Kulesi. Fetihten sonra yıkılmış, ahşap olarak tekrar yapılmıştı. Ve geceleri gemilere yol gösteriyordu feneriyle. O artık bir deniz feneri olmuştu. Lâkin, fırtınalı bir gece, rüzgârın şiddetinden kandilleri tutuştu ve Kız Kulesi acılar içinde yanıp kül oldu… Fakat bu O’nun sonu olmadı. Altı yıl sonra, İstanbul’u imâra soyunmuş olan Nevşehirli Dâmât İbrahim Paşa tarafından Bağdâdî tarzda yeniden îmâr edildi. Yeniden dünyaya geldi Kız Kulesi. İkinci baharını yaşayacaktı artık.

Sultan I. Mahmut döneminde yine acı bir olaya şâhit oldu. Bir idâm infâz edildi Kız Kulesi’nin gözleri önünde. Harem Ağası Beşir Ağa’nın boynu burada vuruldu. Yıllar sonra yeniden kan görmüştü o gün.

Ve Sultan III. Osman zamanında tek kişilik bir hapishâne oldu. Tarihte tek bir defa ve bir kişi için hapishâne olmuştu. Mahkum ise Sadrazam Hekimoğlu Ali Paşa. Sonra buradan bir kayıkla sürgüne gönderilen Hekimoğlu Ali Paşa, Kütahya’da vefât edince, vasiyeti üzerine İstanbul’da yaptırmış olduğu camisinin bahçesindeki türbeye getirilip defnedildi. Fakat İstanbul halkı tarafından çok sevildiğinden, büyük izdihâm ve nümâyişlere sebep olabilmesi muhtemel olduğu için halktan gizlice, bir gece yarısı getirilip defnedildi türbesine. Tarihte kabrine gece yarısı defnedilen tek insan da Hekimoğlu Ali Paşa’ydı.

Çok şeyler yaşadı Kız Kulesi. Hayatın acısını da tatlısını da dolu dolu yaşadı. Her kılığa girip çıktı. Zaman oldu, sultanların gözdesi oldu. Zaman oldu, kendi yalnızlığına terk edildi.

Önceleri muhâfız kulesi,

Daha sonra fener kulesi,

Gümrük memuru bile oldu.

Hattâ karantina hastanesi.

İlk defa 1. Manuel Komnenos’un yaptırdığı Kız Kulesi, bu günkü şeklini kazanmasını ise Sultan II. Mahmut Han’a borçluydu. Son estetik ameliyatını yapan cerrah, 2. Mahmut’tu. Tuğrâsını da basmıştı kule kapısının alnına. Hocası Hattat Mustafa Râkım Efendi tarafından nakşedilmişti bu tuğra.

Ve çok sevmişti Sultan Mahmut Kız Kulesini. Bu yüzdendir ki belki de, Çakmak Ahmet Bey’in komutasındaki kadırga, Kulenin etrafındaki kayalığa oturunca, Çakmak Ahmet Bey sürgüne gönderildi.

Sonra şimdiye kadar aldığı görevlerin içinde en güzeli, en kutsalı verildi kendisine Sultan Mahmut tarafından. Ramazan aylarında iftar zamanını duyuracaktı oruçlu İstanbul’a. İşte en mutlu olduğu ve severek yaptığı vazifesi bu oldu. Her ramazan, iftar zamanı geldiğinde, tüm İstanbul halkı, gözlerini Kız Kulesi’ne çeviriyor ve oruçlarını açmak için sabırsızlıkla, işaret bekliyorlardı kendisinden. O’nun işaretiyle iftar yapıyorlardı artık.

Kız Kulesini kızı gibi koruyan Sultan Mahmut’tan sonra oğlu Amdülmecid Han zamanında daha bir güzelleşti İstanbul. Dünyanın en büyük, en muhteşem, en görkemli ve en pahalı saraylarından birisi olan Dolmabahçe Sarayı gelip yerleşti Beşiktaş’ta Boğaziçi sâhillerine. Ardından Küçüksu Kasrı, Ihlamur Kasrı doğdu.

Genç yaşta verem hastalığından vefat eden Sultan Abdülmecid’den sonra, kardeşi Abdülaziz Han ağabeysinin kaldığı yerden devam etti bu serüvene. Çırağan sarayı ve Beylerbeyi sarayından sonra, Yıldız, Emirgân ve Maslak Kasırları da güzel İstanbul’u süsleyen aksesuarları oldular. Tıpkı zengin sosyete bir hanımın, saçına, göğsüne, kemerine, eteğine taktığı mücevherler gibi.

En çok da fesli hükümdarlar süsledi İstanbul’u özene bezene. Boğazın her iki tarafı inci gibi yalılarla tezyîn edildi. Tıpkı güzellik yarışması için süslenip, makyajı yapılarak podyuma çıkmaya hazırlanan bir güzellik prensesi oldu İstanbul. Kız Kulesi de bu prensesin boğazına takılan gerdanlığın elması.

Her şey çok güzeldi. Masallardaki “Hârikalar Diyârı” gibi. Fakat her güzel şeyin bir gün sona erdiği gibi, bu güzel yaz rüyâları da İngiliz savaş gemilerinin İstanbul boğazına dolmasıyla kâbusa döndü. İstanbul işgâl edilmişti.

Olamaz! Yine mi savaş. Yeter artık… Kız Kulesi yorulmuştu bu savaşlardan. Bir kız için çok ağır bu kadar barut kokusu, bu kadar kargaşa. Kaderi keder mi yazılmıştı yoksa? Ne çare ki İstanbul gibi güzel bir kadını herkes elde etmek istiyor, güzellerin talihi de işte böyle çirkin oluyordu.

Lâkin şanlı Türk milletinin azim mücâdelesiyle bu bâdire de atlatıldı. Ve yepyeni bir devlet ortaya çıktı bu savaşla. Bu kurtuluş savaşıyla. Acaba bu yeni ve genç devlette Kız Kulesi’nin vazifesi ne olacaktı? Mazisini gözünün önüne getirdi hayâlen. Neler yapmamış, neler yaşamamıştı ki… Canlı bir tarih kitabıydı âdetâ. 10 asırlık Bizans, 6 asırlık Osmanlı, ve şimdilerde Türkiye. Acabâ istikbâl nelere gebe?

Kız Kulesinin bu dönemde yeni vazîfesi belli oldu: Sis düdüğü. O da ne? Bir bu eksikti şimdi.

Olsun. Zaten gemilere yol gösteren deniz feneri olmuştu bir ara. Şimdi yine gemilerle idi işi.

Ve Milenyum… 2000’li yıllara büyük bir coşkuyla girdi Kız Kulesi. 2001 yılında ise yeniden birileri gelip estetik yapmaya, süslemeye başladılar kuleyi. “Yine ne oluyor?” demeye kalmadan içeriye masalar sandalyeler büfeler kondu. Bundan sonra Kız Kulesi, efsane dolu bir lokanta olacaktı. Boğazın ortasında tarihî bir kafe.

Tarih kitaplarının içine girip, kendini bir masal kahramanı gibi hissederek yemek yemek, ve Kız Kulesi’nin gözünden boğaza, İstanbul’a bakmak isteyenleri ağırlıyor artık, denizin ortasında. Bir de kulak verip dinleyenlere anlatacak öyle çok hikâyesi var ki…

(1) Yıldırım Bayezid’e ait bir ifadedir.

(2) Yahya Kemal’e ait bir ifadedir.

(3) Mehmet Akif’e ait bir ifadedir.

(4) M.Fethullah Gülen’e ait bir ifadedir.

 

 

1 Yorum var

  1. Gönderen Fatih Kahya Tarih October 5th, 2007

    Bu yazı bana Ivo Andriç’in Drina Köprüsü’nü çağrıştırdı. Romanda karakterler ve tarih sayfaları değişip durmuştu. Direnen tek kahraman Drina Köprüsü’ydü.Kız Kulesi’nin sergüzeşti de manidar.Pek çok karakter eskitmiş kule, lakin kendi eskimemiş.Tarih sayfaları çevrildikçe, sarardıkça altta kalan sayfalar Boğaz’ın kızı daha da parlamış.Öylesine parlar olmuş ki kamaşan gözler bakamaz olmuş kulelerin kızına.Önce gözler çekilmiş Kız Kulesi’nden sonra da kulaklar…Neyse ki az da olsa kulak verip dinleyenler kalmış Kule’den hikayeleri.Bize de Kule’den dinlenenleri dinlemek kalmış.Bahtiyardır o göz ki güzellikleri görür. Bahtiyardır o kulak ki işitil-e-meyeni işitir.Bahtiyardır o kalem ki görülmeyeni,işitilmeyeni kör gözlere gösterir sağırlara işittirir.Kaleminize sağlık Mahmut Bey.

Posting your comment.

Yorum Yap

    Yazarlar

      Harun Tokak
      Issık göl şehidi
      Ali Bulaç
      "LÜZUMSUZ MERHAMET!"
      Sadık Yalsızuçanlar
      Hz. Mevlana’yı Okumak
      Berat Demirci
      "TO BE"
      Dr. Selma Karışman
      ŞİİRİMİZ VE BİZ -1-
      Mahmut Nefise
      TAİFE-İ SANATKÂR
      Şeref Yılmaz
      Şehirlerin Dili
      Hüseyin Bargan
      RAFLARDAKİ EKSİK KİTAPLAR
      Münir Arıkan
      Kurumsal Gıybet
      Talat Ordu
      MEVLANA, OĞUZ ATAY, FAZIL SAY?
      Niyazi Sanlı
      SON CÜMLE

      Arsiv

      • March 2008
      • February 2008
      • January 2008
      • November 2007
      • October 2007
      • September 2007

_blank

  •