HUDUTLARIN SINIRI
Süheyla YILDIRIM
Bu gün bir kuş oldum. Gökyüzü tarlalarında uçtum, uçtukça coştum. Kanatlarımın götürebileceği en son hudutlara kadar koştum. Mor dağlar ve Kafdağı mı? Büyülü ormanlar mı?Gördüm! Esrarengiz aynaların, efsunlu ormanların mekânlarından mı? Geçtim!Kanatlarımın ve hem cinslerimin seslendirdikleri melodileri dinledim!
Parlak değilim, solgunum belki sevimli de görünmüyorum. Gri ve siyahın üzerimebiçtikleri kaftanımla, ürkek, korkak yalnız alaca bir güvercin, mekânımda lider, kral her şey ben oldum. İki kanadım var ve gökyüzü denizinin ortasındaözlemini duyduğum dostlarımla yüzüyorum. Yaptığım iş uçmak mı, yüzmek mi bilmiyorum? Anlıyorum ki harikulade kanatlarımla semada süzülmek, hantal bedenleri taşımak için çabalayıp duran zavallı bacaklarla yürümekten çok daha kolay bir işmiş. Tek sermayem kanatlarım ve uçuşumun ardından bana kâr kalan duygu ise, özgürlük ve hafiflikmiş.
Nereye gideceğimi, yönümü bilmeden, soluğum kesilene kadar çırpmıştım kanatlarımı. İlk adımlarını henüz atmaya başlayan yavruların delicesine coşkunluğu ile her tarafa uçtum. Divanecesine ‘koştum’. Yaşayan her bir nefis sahibinin lezzetine ulaştığım hislerin, aynısını tatmak istediğini düşünüyordum hatta emindim. Onlara “Ben ufuklarla meşgulken, siz tozun toprağın içinde debelenmeye mahkûmsunuz!” dercesine hareketimi milyonlarca kez mağrurca yinelemiştim.
Tam bir aç gözlülükle “Yetmez biraz daha, olmadı daha uzağa” türküsü tutturmuştum. Nihayetinde “acizlikten” öteye gidemeyecek olan kanatlarım ve soluğumun takati, “daha” arzumun arsızlığıyla baş edemeyeceğini anlamıştı.
Önümü görmeden, gidecek bir yuvam olmadan,oradan oraya savrulmak, konabileceğim, soluk alabileceğim bir yuvamın olması gerekliliğini hatırlatmıştı. Fakat ömrümün saatler önce bulunduğumbasamaklarına kadar, tek bildiğim hayat, yaşayabildiğim yer senin hayatın ve senin yanındı. Yalnız bir hayat nasıl olur ve nasıl yaşanır hiç bir fikrim yoktu. İyice yorulmaya başlamıştım. Sarhoşluk, körlük, özgürlük fayda etmiyordu. Hiçbir lezzetle isimlendirilmeyecekböyle bir lezzet artık bana keyif vermeye değil eziyet etmeye başlamıştı.
Özgür dostlarımla vedalaşma dakikaları gelip çatmıştı. Buralara ait değildim. Bir misafir olarak bana ikram edilen hediyelerle, bir daha kolay sunulamayacak olan hafiflik ve özgürlük duygularıyla, öncesinde paylaştığım hayata geri dönecektim.
Yuvanın balkonuna oturmuştun. Sert esen akşam rüzgârı, hem seni hem de bakıştığınız meşe ağacını sallamakta ve üşütmekteydi. Önünde kalem, kâğıt, harf ve kelimelerinin yardımıyla gördüklerini resmediyordun. Hayranlıkla dolu nazarlarını görüp-baktıklarına yoğunlaştırdığınıfark ettim. Telaşlanmıştım. Ya beni unutursan? Ebediyen buralarda kalırsam, diye düşündüm ve ürktüm. Sana yaklaştım. Yaklaştıkça kendini teslim ettiğin âlem, hayretimi ve hayranlığımı iyice celp etti.
Geldiğimi fark etmedin. Usul usul oturduğun kanepeye kondum. Hâlâ varlığımın farkında değildin. O kadar ki omzunun üzerinden yazdıklarını okuyabiliyordum. İlk sözcüklerini okumaya başladım ve ağzımdan çıkan kelimelere, duyduğum cümlelere inanamadım. Yazdıklarını okumakla onulmaz bir hata yapmıştım. Heyhat, bazı hatalar tamiri mümkün olamayan acı olaylarla, geri dönülmesi imkânsız zamanların nihayet bulmasıyla noktalanıyordu. Ve bu da varlığımın nihayet bulmasına sebep olmuştu. Artık özgür değildim, ben “bildiğim ben” değildim.
İlk cümlelerin:
“Bu gün bir kuş oldum. Gökyüzü tarlalarında uçtum, uçtukça coştum. Kanatlarımın götürebileceği en son hudutlara kadar uçtum.”












Sevgili arkadaşım, bu hikayeciğe ilk okuduğumda da vurulmuştum. O müthiş hayal dünyanı cömertçe paylaşmaktan vazgeçme hiç, ben söylediklerini din
lemeye her zaman hazır olacağım…