GECE DİRİLERİ
Dr. Selma Karışman
Girizgâh
Yaz! Kaderlerin birleştiği noktada… Yaprakların güneşten uzaklaştığı, sevgilerin biraz daha tuzaklaştığı, ruhun çeperini aştığı, yakınlaştığı, gözün aşktan kamaştığı noktada yaz! Okudun… Nefs vaktiydi vakit. Okudun. Bin petekten bal. Acı, tatlı, saf, sahte… Okudun. Devasa bir gurbet yarattın kendine, okudukça okudun. Taklit bir idrakin, muvakkit inatların zırhına güvenerek okudun. Hiç sınanmaz sandın zırhın. Zırh dediğin naif bir kabuk oysa… Neyi, niye, ne niyete okuduğun soruldu. Sustun. Kabuk delindi. Tırtıl oldun. Çocuk dünyandaki dut yapraklarına kondun. Araladın hafızanın ipekten yapraklarını. Toprağı buldun ellerinde, çocuk gözlerini buldun. İpeksi sevgilerin izini sürdün. İpekti yüreğin zaten. İpeği severdin sen…
Tahkik emredildi: Yuvanı, kabuğunu, gücünü tahkik! Zaten ipeği hep sevdin sen! Lakin zorlu bir süreçti koza: Seyr-i suluk. İnci inci, gonca gonca. Bazen gözyaşı, bazen alın teri, çoğu zaman nefesle ördün ve girdin içine. Erbain bitince “Çık!” denildi: Yakîn… Çile çile ipek… Şehr-i engiz ipeği… Ten kadar ince. Bitince; nihayet, kelebek. Binlerce kanat. Şeyh buyurdu güne inat: “Her gece birini yak.” Kanatlar yetse, geceler yeter mi? Geceler ömür gibi, geceler ecel gibi… Öyleyse yakmayı öğren yalnızca, unut muvakkit zamanları, ipekten kanatları. O kanatlar ki ateşe teşne, ver öyleyse! Tez yakmayı dene, yanmaya akmayı dene, yanmaya dur ve yanmayı yaz. Bir aşka. Yalnız bir aşka: Sebebsiz, gayesiz, ipeksiz bir aşka doğru yan. Gözlerinin aşktan tutuştuğu noktada yaz. Sözündü: “Yazmazsan ölür meleğim, ölür yüreğim”; sözündü, özün de… Uy ve yaz! Mutlaka yaz, Mutlak’a yaz! Günü, yakmayı dokuduğun geceleri, alnın gergefinde dirileşen geceleri, gecelerde dirileşen alınları, gece dirilerini yaz…
GECE DİRİLERİ
Bugün yeni bir gün. Kâinatın güne aydın diyen yüzündekiler için yeni bir başlangıç daha… Geceye içilen ilahi yeminlerin sırrını gecelerde çözmesi murad edilenler için ise günışığı, ancak geceyle birlikte görünürleşiyor. Gece varsa, zuhuratı varsa, sücudu varsa, duası varsa, şiiri ve sesi varsa, hâsılı anlamı varsa gün de var, güneş de… Ancak bu takdirde güneş doğabiliyor gece dirilerinin üstüne. Bu takdirde gündüz, gün olmaya, tamam olmaya hak kazanabiliyor. Çilesi ne olursa olsun seyr-ü süluka kararlı dervişan gibi gecenin karanlık yükünü, ışığının -daha ziyade neşeye meyyal- cevval ve yorgun başı üzerinde gezdirmeye kararlıysa, sürdürülmeye de hak kazanabiliyor gündüz. İşte ancak o zaman kendisine ait rüyayı karşılayabiliyor: Işık, fakat setreden aydınlık; hareket, fakat gece dinginliği; ses fakat sükûnet… O zaman günün; geceden, bir kez daha, ışığında barındıracağı, ışığına rağmen onun gümüşi karanlığını sürdürmeye, ona vefasını yansıtmaya kararlı bir bakiye devraldığına inanabilir insanoğlu. Hatta kendi mahsulünü, kendi elleriyle teslim edebilir ve ona gece kadar güvenebilir. Günışığının görünmez kıldığı onca şeyi; güneşin, duvaklarını iyice açtığı ruhlarca kaygı, elem, dua, hâsılı gece sevdalısı onca ızdırabı hiç göz kırpmadan ona emanet edebilir.
Güne katılmak için geceye muhtacız hâsılı kelam. Gün bizden illa da say bekliyorsa gecenin Safa ve Merveliğine razı olmalı. Bu rıza; mağrur, buyurgan ve zaafa tahammülsüz gündüz için gecenin toplayıp biriktirdiklerine tâbi olmaktan geçiyor. Gecenin “sabahı yarıp çıkaran” bir duhan, bir kıyam ve secde melcei, güne dolanan bir vakt-i muazzam, “gündüzün kendisinden sıyrıldığı” bir ayet olarak kabulünden de…
Bugün yeni bir gün… Gece dirileri, içlerinden yeni yepyeni, siyah simsiyah leyli ışıklar devşirmeye hazırlanıyor güne… Duayla büyüyen gözleri, ellerine; ızdırapla çoğalan gönülleri, gecelerine sığmıyor. Kabına sığmıyor hayalleri. Tahakkuk etmek için, bütünüyle gerçekleşmek için; hay oluşu, oluşu bütünüyle, vâr oluşu, kâinata sunmak zamanı şimdi… Tavaf zamanı… Hem gecenin kıldığınca halveti muhafaza, hem melekleşen beyaz yüreklerce encümen olma zamanı… Salat-ı fecr’den selam götüren melaikenin, selam mahallinde Rablerine bir zamanlar etmiş oldukları ezelî itirazı ve gerekçesini unutmadan güne katılma zamanı…
Bugün yeni bir gün daha… Gün; gece ile gündüzün vuslatı. “kaybolup gidenleri” de, gidenlerde kaybolanları da sevmeyenlerin, gerçek sevgiliye baş eğme vakti. Gün için, gün içine, gün içinden dua etme vakti: Ey gün, sana göz kırpmadan emanet ettiklerim, senin hareketine ve ışığına katılmak için geceye ait vazgeçtiğim onca esrar adına, mahremiyet, uzlet, hasret adına, şuuruna katacağım taze ve ümitvar şuur adına, ardına düştüğün gece adına, ettiğin tesbih adına, fazlından aradığın adına, senden sana dönecek hayır adına, “gecenden sabahı yarıp çıkarıveren”den, senin için yörüngene sadık devirler niyaz ediyorum… Nicedir naz ettiğin yorgunluğunu giderecek Sur’un sesi yankılanmadan üzerine, gamlarını gecenin Şafi beşiğinde uyutmanı, feryatlarını gecenin safi eşiğinde dindirmeni niyaz ediyorum. Gecenin karasını da, gündüzünün akını da “öğüt alıp düşünmek ya da şükretmek” için sebep bilen ibret ehli için… “O’nu gece gündüz tesbih edip de bıkkınlık getirmeyenler”in yüzü suyu hürmetine… Gece dirilerinin yüzü suyuna hürmet… Onlardan cüret ile… “Gündüzü gecenin, geceyi gündüzün üstüne sarıp örten” ve örttüklerini esirgeyenden… Sur üflenmeden… Es-saati göstermeden dev kadran… Kadranın, surun ve saatin sahibinden… Rahmetinden… Sual olunmayan hikmetinden…












Selma Hanım; Çoktandır böylesine yudum yudum bir yazı okumamıştım.Şeker mi, şerbet mi, bal mı desem?Tadı damağımda kaldı; gelip gidip satır satır okuyorum Bitmesin diye! Ellerinize sağlık.Selamlar, saygılar.
Nice zamandır böylesine güzel masal tadında ama gerçekten gerçek rüya gibi bir yazı okumamıştım. Karanlık gönüllere gecenin nurlu eşsizligini sunan sevgili Selma Karışman lütfen devam…dua ve selamlarımla…..