Tahlil Atölyesi
Kibrit Kutusu ve Termometre?
“BABAMIN BAVULU”NDAN ÇIKANLAR
BANA BİR MASAL ANLAT BABA
   Uygulama Atölyesii
SON VEDA
   Yazarlik Okulu
YAZARLIK OKULU 2007 TAKVİMİ
YAZARLIK OKULU NEDİR?
YAZARLIK OKULU 2006
YAZARLIK OKULU VE YAZAR OLMAK

DELİAĞA

Hikaye

Recep Şükrü Güngör

recep_sukru.jpgŞuraya bir su getirirsem gerisi kolay. Kocaman bahçe yapacam burayı. Her bir çeşit meyve dikecem. Koca koca kiraz getirecem. Şeftaliden cevize, elmadan fıstığa kadar ne geliyosa aklına… Arıları da şu yukarıya kamalakların içine konduracam. Hem evlere bir zararı yok. Hem de bana yakın olur.

Şu su bir çıksın, gör beni o zaman yeğen. Can biter burada, can biter.

Kıraç toprakları yeşertmeye çalışıyordu…

Bu imkânsız dağ başında, yörebin yüzündeki bayırlığı yeşertmeye çalışmak delilikti.

Çardaktan yekindi Deliağa. Yolun altını üstünü dolaştı. Elinde tersinden tuttuğu bir kavak dalı. Su aradığı belli. Keçeli’nin içi içini kemiriyor.

Deliağa sonunda yolaltını kazmaya başladı. Kazdıkça kazdı. Bir parmak kadar çıktı. Çıktıkça, aktıkça, sızdıkça yüzüne, gözüne, bedenine serin sular yayıldı.

Taze toprak taşıdığı yerlere melisa tohumu ekti. Oğulotu insana oğul getirir diyordu.

Kuşluk olup da ardıç ağacının gölgesinde taze toprağın üzerine oturduğunda, dünyalar bağışlanmış kadar mutlu olmuştu.

Küçük gözden gelen sudan bir tas içti. Gerindi. Belini ardıca verdi.

Bayır olduğundan, toprak uçtu. Kazdığı kanal doldu. Su da geri kaçtı, eski yatağına akmaya başladı.

***

Çardağın ucunda bayırı izliyordu.

Boz topraklar babasından kalmıştı. Bir evlekçik yerin batısı ardıçlık, doğusu taşlıktı. Ardıçları söktü, taşlığı ayıkladı. Bir yaz boyu didindi. Yeğenlerini, kardeşlerini, yaz tatiline gelen akraba çocuklarını çalıştırdı. Güz kuyruğunu gösterdiğinde boz bayır temizlenmişti.

Kış biter bitmez kiraz, elma, ceviz, erik fidanları dikti.

Bundan hoşnuttu babası. Ne de olsa bunca yıl sonra dikilisi olacaktı bu oğlunun da.

Yalnız Keçeli Meryem hiç hoşlaşmadı. Bir ömür yalnız yaşamıştı bu bayırda. Bu yaştan sonra komşu sıkıntısı çekemezdi. Deliağa’nın iştahlı çalışmalarını gördükçe, sesini duydukça yüzünü buruşturuyor, köküne kezzap suyu, diyordu.

Deliağa’nın diğer komşusu Ümmet İsmail idi. Sakallı, heybetli, mal canlısı, ateşe vursan duman vermez bir adamdı. Deliağa’nın öz emmisiydi. O da yeni bir ev yapmıştı gubara. Keçeli bundan da hoşnut değildi.

***

Ramazan’ın çeşitli lakapları vardı: Antepli, Rambo, Hazineci, Boz Ramazan, Ötaçenin Muhtarı, Deliağa… ama en çok da Deliağa denirdi.

Ramazan uzun boylu, rakı göbekli, kırçıl saçlı, pala bıyıklı, keskin bakışlı, kalın dudaklı, uzun sert parmaklı idi…

Sekiz köşeli melon kasketini taktı mı dağlardan daha heybetli görünürdü.

Çalımına bakarsan çırak durasın gelirdi; evine bakarsan sadaka veresin gelirdi.

Deliağa’nın evinde bulgur aşından başka yiyecek bulunmazdı. Misafirliğe gidenlerin önce evde bir şeyler atıştırmaları gerekirdi.

Adam adamdır olmasa da pulu; eşek eşektir olmasa da çulu.

Tarlası bayırdı, susuzdu ama çizmelerinin çamuru hiç eksik olmazdı. Şalvarın paçasını torlar toplar içine sokardı.

Kıraç toprakları yeşertmeye çalışıyordu… Belki de bu yüzden ona Deliağa deniyordu.

Bolca şalvar giyerdi. Şalvara da kemer takardı.

Yürüdü mü şalvarın kasırtısı kusurtusu karşıdan duyulurdu.

***

Gubarın başında kargir iki katlı evi vardı.

Önünde ahşap çardak kuruluydu.

Çardağın merdivenini çıkarken dört elle tutunmak gerekirdi. Ama o, o kilosuna rağmen tapır tupur çıkardı çetin merdiveni.

Normal insan, basamakları tek tek çıkmakta zorlanırken o, şalvarın genişliğinin de sağladığı rahatlıkla ikişer ikişer çıkardı.

Çardağa oturup da gözünü Ermeni Kalesine dikti mi, bir hazine hayali alır giderdi. Hemen kardeşi Mehmet’i arardı. “Gardaş, garşı dağda gara daşın dibi efil efil parlıyor. Altın dolu. Bu gece gazah. Yarı yarıya haaa!”

Ağacı kurt, insanı dert yer. Deliağa’yı da hazine derdi yer bitirirdi.

Ayaklarını uzatıp dizlerini ovdurdu.

Yeğenleri vardı yanında. Birer kere dizlerini ovdurdu yeğenlerine.

Heye yeğen, dedi… Seneye geldiğinde burada bir eyvan karşılayacak seni. Çıkacaz oraya, çayımızı yudumlayacaz. Nasip olur da defineyi bulduk mu deme keyfimize. Zenginlik taslamak yok yeğen. Sana bir araba alacam. Bütün yeğenlerimin okul masraflarını karşılayacam yeğen. Sen dua et de şu gömüden bir vurgun vuralım. Geçen sene Ermeni kalesinden çıkarmışlar. Gözümüzün önündeki, burnumuzun dibindeki malı elin adamı gelip görmüş yeğen. Ama bu sene kesin bulacaz yeğen.

Adana’dan alet gelecek yeğen.

Aletle baktık mı, ayna gibi görünüyor yeğen.

Bertiz’in altın arama iznini aldım. Ta Adana’dan tapu çıkardım yeğen. Milyonlar harcadım o belgeyi almak için. Ama iş de iş oldu.

Her kış bir gömü yeğen. Bütün Bertiz’i çimdirir yeğen.

***

Yanına kim gelse “ula yeğen” ünlemesiyle başlar konuşmaya. “ula yeğen hazneyi bulursam sana bir ferrari!”

Yeğen kelimesi onun dil persengi idi.

Ağaç yaprağıyla gürler. Deliağa da kardeşleriyle, yeğenleriyle bulmak istiyordu hazineyi.

“Şu zikkeyi bir sökersem sana bir villa dikacaaaam!”

Herkes bilirdi Deliağa’nın anlattıklarının boş hayal olduğunu. Ama dinlemekten de geri kalmazlardı.

Onun kendine has bir üslubu vardı.

Hayat tarzı herkesten farklıydı. Algılayış biçimi de farklıydı.

O kadar hazine hayali kurar, kendince zengindir ama karşıda, köylünün bahçesinin yanından geçerken baştan bir selam verir, köylü ihtiyacın varsa al götür der; ama o, köylünün üç beş alsın diye verdiği krediyi bahçenin yarısını yolarak kullanır ve bitirir. Sonra da öyle bir güler öyle bir güler ki… Dereler tepeler titrer.

Bu da köylüye teşekkür biçimiydi.

Evine yollanırken döner bahçeye “sağolasın ağa!” deyip çekilirdi.

“Hayeeeeeeeee! Yeğen hayeeeeeeeee!” dedi mi muhatabını ciğerinden yakalardı.

Gürlerdi ama yağmazdı.

Yemeğe oturdu mu, alimallah üç kişilik yemeden kalkmazdı. Lokmaları agobun kazı gibi yutardı. Üç somun, beş tabak bitirmeden… Yemeğe vakitsiz gelirse adamın sofrasını siler süpürür ev ahalisine yiyecek lokma bırakmazdı. “La yeğen, ne varsa getir hele getir.” diyerek daha da isterdi. Düşünmezdi ki ev halkı ne yiyecek! Anlayacağınız tam bir keşboğazdı.

Şunu demeyi ihmal etmezdi: “Hazineyi bulunca hepinizi görecem. Herkese onar yirmişer milyon dolar dağıtacam. Çorun çocuğun bile cebi dolar dolacak.”

Kendinin o kadar iriliğinin yanında karısı da cılız sıska hasta arık birisiydi. Misafirperver bir kadındı ama elde avuçta yoktu ki ikram ede. Kazana taş koyar kaynatır gene de bir şeyler yedirirdi gelen gidene.

***

Deliağa, Keçeli Meryem’in komşusuydu. Keçeli Meryem ki, Erol Taş bile eline su dökemezdi. Zorba, zombi bir kadındı. Sanki bir erkekti… Duldu Keçeli. Kocası Tavukçu, namı diğer Nizipli, yıllar önce sigaradan akciğerinin yarısını, sonra da kalbini kaybederek tahtalıköyü boylamıştı.

Çapıtı gümüşlü biriydi Keçeli.

Deliağa’nın hepi topu üç tavuğu vardı. Tavuklar Keçeli Meryem’in bahçe sınırlarını az bir geçerse pusuda yatan Keçeli, irice bir taşla tavuğun böğrüne vurarak bağırttırırdı (vıyhıttırırdı). Deliağa bir koca “heeeeeyt!” çekerdi çekmesine de, Keçeli’den de ürkerdi. Bu “heeeeyt!”in onun işitmesinden korkar, başkalarının duymasından da gubarırdı.

Hepi topu üç tavuğun birinin bir gün kıçını kırar, birini koca bir taşla öldürür, birinin de sonunu bilmezdi. “Ellaham Keçeli öldürmüştür.” der geçerdi. Bu kadarla da kalmazdı düşmanlıkları, Keçeli’nin ceviz ağacının bir dalı Deliağa’nın bahçesine uzandı mı, o, öç alma duygusunun verdiği hınç/hırs ve kinin yanına iri kıyım yapısı da katılınca çotu kökünden kırardı.

Bu saldırının ardından bir fırtına kopardı.

Keçeli de aynını onun cevizlerine yapardı. Bir küçük dalı geçti mi öteye Deliağa’nın, söylemedik söz bırakmayarak keserdi ceviz dalını.

***

Kardeşi Hacı, çobanlıkla geçimini sağlardı. Baharda çıkardı yaylaya; ta ki son güz gelene kadar dönmezdi. Hacının hem yazıköyünde hem de burada evi vardı. Evinin önünde bahçesi… içinde kavakları… selvileri…

Çocuklarından birini buraya bırakırdı. Bağa bahçeye baksın, hem de güverti etsin diye… haftada gelirdi yayladan, peynirleri şehre götürüp satmak ve de Cuma namazını eda etmek için. Tekrar yaylaya çıkarken de bahçedeki güvertileri toplar; elmadan, erikten uçlanır (uçlarından az az koparır) ve yolunu tutardı…

Bir hafta yine peynirle inmişti. Biraz da erken gelmişti hani… Bağı bahçeyi iyice bir dolaşmak istiyordu. Beygirden peynirleri indirip bucaklığa taşıdı ve beygirin ot torbasını tıka basa doldurup dinlenmeden bahçenin yolunu tuttu.

Domateslerin biberlerin yanına gitti önce…

Susamışlar dedi…

Elmaların diplerini ayrık otu sarmıştı. Eğildi yoldu, yoldu ama bitecek gibi değildi, kazmak lazım dedi. Cevizlerin dallarını okşadı, eriklere baktı, tebessüm etti. Arka yaklaştı… kavaklarını çok severdi. Kavakların gölgesine oturup bahçeyi seyreyleyecekti. Lakin, ne kavak vardı ne de gölgesi. Donakaldı. Gözlerini yokladı. Başkasının bahçesinde olmadığını anlamak için ağaçlara bir daha baktı. Şu aşağıdaki ardıca oğlu adını yazmıştı. Şu çağılı da daha bu bahar örmüştü. Her şey yerli yerindeydi ama kavaklar…

Kavakların yerinde yeller esiyordu.

Hacı kükredi.

Bağırtısı yetmiş arşın öteden duyuldu.

Tarlada, bağda, bahçede çalışanlar başlarını yekindirip baktılar Hacı’ya.

Hacı daha da kükredi.

Tepik vurdu çayıra. Tepindi.

Dövündü.

Bir de kesik kavağın köküne savurdu tepiği. Eğilip yaprakları solmuş dallardan birini aldı. “Kim bunu kesen hain? Kim bu hain?” bağırtıları inliyordu vadide, tepelerde, kayalarda, bayırda, gubarda.

Deliağa Ermeni Kalesinde küçük kardeşiyle kazıdaydı. Kulağına kesik kesik bağırtılar geliyordu.

“Bizim Keçeli gene delleniyo ede!” diyordu.

Üç beş küp kırığı buluncaya kadar akşam olmuştu. Gün batmış, sular kararmıştı. Eşeklere binip döndüler. Kazma kürek takırtılarıyla gidiyorlardı. Yol, Hacı’nın bahçesinin kıyısından geçiyordu.

Yaklaştılar. Hacı hâlâ bağırıyordu. Bir aşağı bir yukarı koşuyor, hırsını çıkaracak bir şey arıyordu.

Deliağa küçük kardeşine “Ede ben geri dönüyom, sabaha kadar çalışacam, gün ışır ışımaz azık al gel.” dedi. Kardeşi bu ani karar değişikliğinin nedenini öğrenmek için ona döndü. Kapkara kesildiğini görünce vaziyeti anladı. “Tamam ede, gün ışımadan gelirim.” dedi ama Hacı yanlarında bitiverdi. Bir yandan kehil kehil soluyor, bir yandan da; “Lan Ramazan neden kestin kavakları?” diye bağırıyordu. Suçlu birdenbire belli olmuştu. Deliağa’nın yüzü kendini ele vermişti.

Hacı; “Baltayı elime alıp hepsini keseyim mi bunların, sonra da göçüp gideyim mi buradan, senin yaptığını el yapmaz. Gavur gavura yapmaz bunu. Sen bana nasıl kıyıyorsun? Kardaş mısın kara daş mısın?” diyordu. Deliağa niçin kestiğini anlatmak istiyordu ama Hacı onu dinleyecek sükûnette değildi.

Sonunda Hacı, ya sabır çekerek uzaklaştı bahçeden. Belki şehre döndü, belki yaylaya. Epey bir gören olmadı Hacı’yı.

Deliağa küçük kardeşine niçin kestiğini, keserken haklı olduğunu açıklamaya çalışıyordu:

“Lan ede, biliyosun işte. Anam yatalak hasta. Babam geçen gün, anam için yüksek bir sedir yapmamı istedi. Benim kavağım yok ki kesip sedir yapam. Ha ben ha kardaşım, ne fark eder dedim, nasıl olsa anama hizmet değil mi dedim, kestim kavaklarını. Delleneceğini biliyodum ama bu kadar zıvanadan çıkacağını da beklemiyordum.”

Kardeşi; “Gene de edeme söyleseydin. Anam için vermeyecek miydi sanki… Ama sormadan kesdin diye kızıyor o şimdi.”

Hacı dört hafta sonra anasının yanına geldi. Anası dua ediyordu hayırlı evladına. Kavak sedir için de ne kadar memnun kaldığını anlatıyordu oğluna.

Hacı yaptıklarından utandı, boynunu büktü.

Ama bana söylemediler diyerek kaldırdı başını. Kavaklarımın hepsi sana feda olsun anam, dedi. Annesi Hacı’nın konuştuklarına şaşırdı. Ne söylemesi, neyi söylemediler dedi. Bu kez Hacı da şaşırdı. Neyse anam dedi.

Kardeşine gitti.

Soğuk sular akıyordu hala. Hacı uzattı barış çubuğunu.

Birer sigara tellendirdiler. İzmaritleri Keçeli’nin bahçesine fırlattıktan sonra birer kahkaha patlattılar. Biraz küs kaldıktan sonra barışmanın da tadı başka oluyordu.

Deliağa bir zaman arıcılık yaptı. Arının aç kaldığı zamanlarda kovanların önüne leğenle şerbet koyardı.

Arıları Keçeli’nin bahçesine yayılmaya giderdi. Keçeli de bundan çok rahatsız olurdu.

Bir gün keçeli domates toplarken arılar elini yüzünü soktu. Her yeri şişen Keçeli’ye Deliağa o meşhur gülüşünden bir buket gönderdi. Keçeli çok kızdı. Dağları taşları devirecek kadar kızdı.

Ama elinden de bir şey gelmiyordu. Fakat bunun altında kalmazdı.

Deliağa’nın gülmeleri bütün gubarı kaplamıştı.

Bir akşam zehir kutusunu koynuna sokan Keçeli, Deliağa’ya görünmeden kovanlara doğru yürüdü. Şerbet leğenlerini zehirleyip hızla uzaklaştı.

Sabah aheste aheste, keyiflene keyiflene, samsun iki yüz on altıyı tüttüre tüttüre arıların yanına gitti. Nasıl keyifliydi… Her günüm böyle olsa, en büyük kral benim diyordu.

Kovanların dibine kadar geldiği halde arılarda bir hareketlenme yoktu. Bundan ürktü.

Kulaklarını dikip dinledi. Bir vızıltı işetemedi.

Şerbet leğenlerinin içi simsiyahtı. Yaklaşınca gördü ki…

Bütün arılar telef olmuş.

Eline aldığı taşları Keçeli’nin evine doğru fırlatıyor, yürüyor, koşuyor, eli ayağı titriyordu. Eve vardı, baltayı alıp saldırdı Keçeli’ye. Eve giremiyor ama taş yağdırıyordu. Keçeli dışarı çıkamıyordu. Kimseden korkmayan Keçeli tırsıp kaldı içeride. Soğuk görmüş akrep edasıyla perdenin aralığından Deliağa’nın sükuna ermesini bekliyordu lakin, beklediği olacak gibi değildi. Deliağa’nın ağzından samırtılar yayılıyordu vadiye. Keçeli kulaklarını tıkıyordu ama Deliağa’nın samırtıları beyninde dönüyordu.

Köylüler bu Keçeli’yi öldürür bunun üstüne dediler ama, Deliağa o kadar cani değildi. Sertti, çıkarcıydı, bağırtlaktı ama aynı zamanda da insandı.

***

Bir gün Deliağa, çalışmaktan yorulmuştu. Ötepınar’da karadutun önünde kasabalıların deyişiyle Çaar’da yonca biçmişti. Akşama dek tırpan sallamaktan kollarında derman kalmamıştı. Akşam yemeğine yetişmek için adımlarını iri iri atıyordu. Lakin yorgunluk, dermansızlık onu mezarlıkta dinlenmek zorunda bıraktı. Deliağa sırtını Bahar Garı’nın mezar taşına dayamış, az nefesleniyor, çubuğunu tüttürüyordu. Hava iyiden iyiye kararmıştı. Uykuyla uyanıklık arasında gidip gelirken gür bir selam ile kendine geldi. “aleyküm selam” dedi. Selam veren adam kaçmaya başladı. Deliağa adamı hayal meyal gördü, kim olduğunu seçemedi. Hırsız mıdır, arsız mıdır diyerek adamın peşinden seyirtti. Adam kasabanın girişinde, Kaye Durdu’nun evine girdi. Deliağa da peşinden daldı. Ev halkı akşam yemeği için yenice sofraya oturmuşlardı. Yarım kaşık, şaşkın göz Deliağa’ya bakakalmışlardı. Deliağa vaziyetteki tuhaflığı anlamaya çalışıyor, selam mı verecek, afiyet olsun mu diyecek, direk sofraya mı oturacak bilemedi. Kekeç Kamal’ı köşede soluk soluğa görünce bir kere daha şaşaladı. Bir şeyler söylüyordu ama ev halkı bir şey anlamıyordu. “Ne oldu Ramazan ede?” dedi Kaye Durdu. Ne olsun dedi Deli, bir hırsız mı, arsız mı bilmiyom amma kaçtı işte, görmediniz mi? “Ulan Ede ne diyon yahu, ne hırsızı, ne arsızı, bizim kasabada ne gezer bunlar, bu kadar koruyucunun arasında?” dedi Kaye. “Öyle deme Durdu Ede, Ramazan edemin gördüğü benim gördüğüm olmasın?” “Ne diyon Kemal Ede sen dedi.”. “Ne olacak, mezarlıktan geçiyordum, babamın mezarına doğru selam verdim, babamın sesine benzemeyen, kaba bir ses selamımı aldı. Ses de nasıl ses, öküz desem değil, davar desem değil, ama öte dünyadan bir zebani sesi işte. Ödüm bokuma karıştı.”

Deliağa, akşam yemeğini Kaye Durdu’dan nasiplendi.

***

Hazineciliğine gelince…

Hazinecilik bir çeşit müptelalıktır. Toprağa kadar ayrılmaz insandan.

Bir gün yine ayağındaki çamurlu çizmeleri çıkarmadan kardeşi Mehmet’in evine daldı. Kardeşi Deliağa’nın bu halini görünce ne yapacağını şaşırdı. Deliağa nefes nefese kalmış garip hırıltılar çıkartıyordu bu perişan hali arasında dudaklarından “Hazırlan gidiyoruz, zengin olduk!” kelimeleri döküldü…

“Zengin olduk belki de.” Yüz defa duymuştu kardeşi Mehmet bu lafı ağabeyi Deliağa’dan ama, bu seferki ciddi gibiydi, ilk defa bu kadar heyecanlıydı Deliağa, hem de nefesi kesilecek kadar…

Hazırlandılar… Bir Alman kazması, bir Maraş kazması ve bir de zibilin içinden kürek…

Azık filan alamamışlardı, hazinenin heyecanından unutmuşlardı…

Güz günüydü, dağlarda kuru soğuk kol geziyor, baharda efil efil esen rüzgâr yerini dudak çatlatan deli poyraza bırakmıştı.

Eskimiş pardösülerinin yakasının içine kafalarını biraz daha pusturarak beklemeye başladılar Öküzdaşın deresinde. Çok geçmeden bir adam geldi. Kardeşi Mehmet, tanırım ümidiyle kafasını pardösünün yakasından kurtarıp adamı tepeden tırnağa süzdü ama, tanımadığına kanaat getirince tekrar kafasını pardösünün yakasına bürüdü…

Gelen adamla Deliağa bir şeyler konuşup yürümeye başladılar aşağıda büyük bir kaya vardı, tam kayanın dibinde durdular ve Deliağa elindeki Maraş kazmasını tüm gücüyle toprağın buz kesmiş suratına suratına çalmaya başladı; kazdı… kazdı…. Sonra kardeşi Mehmet ve ardından gelen yabancı…

Harman yel ile demişler. Birbirlerini gıvlayıp gıvlayıp çalıştılar.

Yağına kıymayan çöreği yoz yer. Var güçleriyle çalıştılar.

Yaklaşık iki üç saat kazdılar ta ki eskimiş bir bez parçasının ucuna rastlayana kadar.

Bez parçasını gören Deliağa daha bir kuvvetli salladı kazmayı…

En sonunda o bez parçasına bir şey sarılmış şekilde çıkardılar. Deliağa hiç vakit kaybetmeden sargıyı açtı…

Bir menevişli heykel çıkmıştı içinden. Alabildiğine sarı ve göz kamaştırıcı bir şeydi. Hepsi hayran hayran bakıyordu bu şeye ve ilk uyanan Deliağa oldu. Hadi eve gidelim, dedi. Yabancı adam ben gitmem dedi, size güvenemem bize gidelim. Her iki tarafta da bir kavga çıkacaktı. Benim hakkımı verin, ben gideyim, mal sizde kalsın, dedi. Adamın şikâyet etmesinden korkup anlaşma teklifini kabul ettiler.

Kardeşi Mehmet eve gitti; para, altın, bilezik ne varsa torlayıp toparlayıp Öküzdaşın dereye indi. Ve getirdiklerini adama verdi. Adam, biraz dudak büktü ama, başka da çaresi yok gibi görünüyordu. Altınları paraları aldı, kendine düşen payı karşılamadığını söyleyerek gitti.

Hiç vakit kaybetmeden eve geldiler. Diğer gün otobüsle şehre indiler. Kuyumcu Süho’yu aradılar. Araba erken iniyordu şehre, henüz dükkânlar açılmamıştı. Kapalı çarşının çeşmesinden birer yudum su içerek açlıklarını bastırmaya çalıştılar. Az sabır diyordu Deliağa. Zengin olunca şu karşı lokantada yemek yemeği boş ver, onu kökünden alacağız. O zaman istediğin kadar yiyeceksin diyordu.

Bu hayallerle zamanın nasıl geçtiğini anlamamışlardı ki kuyumcu Süho’nun çırağı geldi. Ağız birliği etmişler gibi aynı anda, “Süho emmi ne zaman gelir?” dediler.

Çırak da, “Öğleye doğru gelir.” dedi.

Süho, bir zamanlar dağlarda koyun güderken hiç anlaşılmaz bir şekilde zengin olmuş, şehre yerleşmiş, dükkanlar açmış bir adamdı. Süho, yer yer dağlara giderdi. Çobanlık günlerini yâd ederdi. O ziyaretlerden birinde Deliağa’nın evinde misafir kalmıştı. Kuyumcu olduğunu söylediği için de Deliağa ilk olarak onu bulmak istiyordu.

“Ede bu adam hazine buluk. Bunun değerini anca bu bilir.” diyordu kardeşi Mehmet’e. Bu konuşmalarla zaman su gibi akmış, öğle olmuştu.

Süho, sokağın başından görününce Deliağa’nın göğsünde bir gubarma belirdi. Göğsü inip kalkıyordu. Süho, şalvarının içinde adımlarken karakaşlarını kaldırmış, mırıltılarla geliyordu. Tanımasalar deli sanacaklardı. Kafasında da sekiz köşeli bir kasket vardı. Deliağa’ya ne de çok benziyordu. Şapkayı kaldırıp selam veren Deliağa’ya şapkasını kaldırarak karşılık verdi.

Köşeye çekilirken çay söyledi çırakla. Deliağa hadiseyi özetledi.

Akşamın telaşından başlayıp, kazmanın gürültüsünden, ilk pırıltıdan, ilk heyecandan uzunca anlattı.

Süho, bunları dinledikten sonra Deliağa’nın elindeki çantaya daha bir dikkatle bakıyordu. Hadi aç, malı çıkar diyordu gözleriyle. Deliağa anlamıştı. Meşhur gülüşünden bir tane gönderdi çarşıya. Karşı dükkândaki adam bu gürültü, bu samırtı nedir diye meraklanıp yekindirince kafasını, sokağın boşluğundan başka bir şey göremedi.

Süho, heyecanla çantanın açılmasını bekliyordu.

Çantasının açılmasında geçen o kısa zaman Süho’nun çobanlık yaptığı zaman kadar uzundu.

Açıldı çanta.

Deliağa kutsal bir nesne tutuyormuş gibi, göğüs hizasına çekerek, sargılar içindeki heykeli çıkardı. Süho’ya uzattı.

Süho eli titreyerek aldı heykeli. Düşürmekten de korkuyordu.

Heykelin sargısını çevirirken saltanat devrinin ihtişamını duyuyordu içinde.

Sonunda bir hasna heykeli çıktı. Süho’nun elini bir titremedir aldı.

Beş dakika mı, on dakika mı, yirmi dakika mı… bir zaman inceledi. Sonunda yüzü gerildi. Gülücükler yayıldı dükkâna. Deliağa’yla kardeşine de sıçradı bu neşe.

Deliağa şapkasını bir kere daha yukarı kaldırıp “Süho dayı, eyi malı görünce de gülüyon ha!” dedi.

Bunun üzerine Suho, Deliağa’nın gülüşünü taklit edercesine bir gürültüyle güldü. Karşı dükkandaki adam yine kaldırdı kafasını ama, sokak yine boştu.

Süho, ikisinin gözlerinin içine baka baka, “Varın gidin, çitinizi sürün, akıllı olun, kandıracak başka adam bulamadınız mı?” dedi. “Altın diye bakırı bana yutturmaya mı çalışıyorsunuz.”

Deliağa’nın şapkası önüne düştü, yüzü eğildi. İçi burkuldu.

Kardeşi de aynı hâl üzre eğdi kafasını. Cılız, kırık bir ses tonuyla “Bakır mııııı!!!” dediler.

Süho, “Heyaa, bakırı bana altın diye getirmişsiniz. Ben de sizi güvenilir adamlar sandımdı.” dedi.

Deliağa güvensizlik vermiş olmanın güvensizliğiyle hiçbir söz etmeden çıktı dükkândan, kardeşi onu takip etti. Süho, arkalarından bir kahkaha savurdu. Karşıdaki adam yine kaldırdı kafasını. Sokakta iki müflis yürüyordu.

Garaja yaklaşınca suskunluğu kardeşi bozdu: “Gedek de şu herife verdiklerimizi alak.”

Dünya beline çöktü Deliağa’nın, büküldü, eğildi, gözleri karardı, neredeyse oraya düşüverecekti. “Memmet…. Memmeeeet… memmmmeeeeetttt…” diyordu.

Kardeşi, ağbisine bir hal olduğunu anladı ama o kadarını da tahmin etmemişti.

Deliağa kardeşiyle o günden sonra konuşmadı. Kardeşinin paraları, hanımının gözdesi bilezikleri, çocuklarının okul harçlıkları, ne varsa evde hepsi gitmişti bir hayal uğruna. Mehmet’in bu olaydan dolayı eşiyle, çocuklarıyla arası açıldı. Eşi günlerce konuşmadı. Çocukları, okulda simit bile alamaz hâle gelmişler, simit yiyen çocuklara pehil pehil bakıyorlardı. Mehmet bu durumu biliyordu ve bir de bundan çöreklenme çöküyordu içine.

Deliağa, bir yıl çıkmadı bayırdaki evinden. Keçeli, Deliağa’yı merak etti. Bir sabah kapısına kadar geldi, kucağında bir tavuk vardı.

Deliağa ayağa kalkmadan sürünerek çardağın ucuna geldi. Keçeliyi görünce yüzünü buruşturdu; “Ne diyon gız Keçeli?” dedi.

“Tavuğunuzu getirdim. Bizim ahıra gaçmış da.”

Deliağa mırıldanarak, “Ne kaçış amma, iki sene sonra mı farkına vardın da getirdin?” dedi.

“Ne diyon?” dedi Keçeli.

“Yok bir şey.” dedi Deliağa.

Mehmet ailesiyle barıştı. Onun da arıları vardı. O yıl bal bol çıkmıştı.

Deliağa’nın bir tane bile yoktu. Mehmet’in kovanlarından yayılan bal kokusu Deliağa’nın başını döndürüyordu.

Bir sabah yekindi. Karısının bileziğini alıp, kadıncağızın bir bileziği vardı, bahçede yonca otu kıvıran kardeşinin hanımının yanına vardı. Yüzünü eğdi önünde, sesini terbiyelip söze başladı: “Gusura galma bacı, bir büyük poh yedik. Hatasız gul olmazımış. Affetmek büyüklüktendir.”

Uzattı bileziği. “Garşılamaz o kadar şeyi ama elimden de başka gelir yok.” dedi.

Kardeşinin hanımı affetti ama bileziği kabul etmedi.

Bileziklerini kaybetmenin acısını bildiği için kabul etmedi belki de.

Mehmet, Yurtlak tepesinde arıların yanındaydı. Uzaktan ona bakıp; korku, endişe, tereddüt duyguları arasında gelip gitti. Barışır mıydı acaba!

Ona o kadar acıyı yaşattıktan sonra dönüp yüzüne bakar mıydı ki! Allah kerimdir deyip şapkasını kaldırdı. Yekindi yerinden, Yurtlak tepesine kadar sağa sola kaymadan, bir yerde nefeslenmeden, burnunun dikine yürüdü.

Kehileye kehileye ulaştı Yurtlak tepesine. Mehmet arıları sağıyordu. Deliağa’nın selamıyla kafasını kaldırdı, onun gelişinden memnun olmadığını belli edip, bir arı vızıltısı duymuş gibi indirdi kafasını.

“Gardaşım!” dedi Deliağa. “Ben bir hata işledim. Bir eşeklik ettim. Bari sen affet.”

Mehmet kızgındı, küskündü.

“O adam kimdi?” dedi.

“Şehirde oturan, eski Ermenilerden Mavro’nun torunuydu. İki üç sene önce Öküzdaşın orada gördüm, Keçeli’nin iti gibi kıvranıyordu. Beni ilk gördüğünde telaşlandı. Tanıştık o gün. Bir gün şehre gittiğimde arayıp sorup buldum. Evine aldı. Bir kadın yemek, çay yaptı. Hatta kahveyle tütün bile ikram etti. Sonra aynı meslekten olduğumuzu anlayınca içine bir rahatlık geldi. Öküzdaşın hikayesini anlattı. Elinde harita vardı. Ortaklık olmazsa göstermem demişti. Her şey ortak demişti. Bizi, buraları iyi bildiğimiz için, üstelik buralı olduğumuz için ortak etti. Sonrasını beraber yaşadık. Ne deyim ki sana şimdi. Öküz öldü, ortaklık bozuldu.”

Böylece barışmışlardı.

Mehmet, “Gedek bulak o zaman.” dedi.

Şehre gittiler. Evi buldular. Zili çaldılar, çaldılar ama evde incin top oynuyordu. Komşulara sordular. Komşular o evde kimsenin oturmadığını söylediler.

Mehmet söylenmeye başladı:

“Adam senin Keçeli’den de betermiş.”

Çok geçmedi, bütün ahali duydu. O yıl kış sohbetlerinin ana konusu buydu. Üstelik Deliağa’yı evine alan herkes onun ağzından dinliyordu.

***

Bahçeye kuzu gelir yar Amman/Tüyü kırmızı gelir yar Amman/Seni sevdim seveli yar yar amman/Kalbime sızı girdi amman amman/ Halım yaman

İsmailağa’nın yüzü gür sert siyah kıllarla kaplıydı. Kalın kaşlıydı.

Kara sakal, kara takke.. hem de püsküllü…

Takke yan duruyorsa bir sıkıntısı olduğu anlaşılır yanına yaklaşılmazdı. Yine de yaklaştın bir şey dediysen bir hatanı yüzüne vurarak rahatlatırdı kendini.

İyi olursa herkesin iyi olmasını, kötü olursa herkesin kötü olmasını isterdi.

İyiliğine doyum olmazdı.

Kötü olması öyle kötüydü ki… böyle durumlarda kılkuyruk biri olurdu. Buluttan nem kapardı. Bir yan bakıştan türlü manalar çıkarırdı.

İyilik yaparsan karşılığında ne gibi beklentisi vardır diye düşünürdü.

Ele verirdi talkını, kendi yutardı salkımı.

İsmailağa’nın bahçesi yeşil, Keçeli’nin bahçesi yeşil. Deliağa’nın bahçesi ortada üç beş fidanla boz bayır olur muydu hiç? Buna Deliağa’nın yüreği dayanır mıydı?

Burayı adam etmeliydi. Etmeliydi etmesine de çevreden faydalanmadan da yapamazdı. Durumu zayıftı.

İsmailağa, Deliağa’ya bakan taraftaki kirazlarından meyve alamıyordu. Çünkü Deliağa sabah uçlanmalarını oradan yapıyordu. İsmailağa bundan pek şikayetçiydi. Sonunda kirazları kökünden kesti.

Dut ağaçlarını da kesti. Dutları da çotlama bahanesiyle kesip yazıköydeki evine kışlık odun yaptı. Onun çotlama anlayışı buydu.

Deliağa, İsmailağa’dan söz açıldığı zaman:

“Onun sakalına bakıp da Müslüman sanma, gavır o gavır. Keçeli bir, o iki. Allahtan ki kışın kara sakalını toplayıp yazıköye gidiyor.”

Yine kış sohbetlerinin birinde eski topraklardan Tıntırık Kâye, İsmailağa’nın iki katlı kargir evinden açtı sözü. O zamana kadar başka konular anlatan Deliağa’nın gözleri açıldı, sözünü yarıda bırakıp Tıntırık Kâye’ye döndü:

“Nolmuş İsmailağa’nın evine?” dedi.

Tıntırık,

“Yahu yok bir şey. O evin temelini deşerken küp parçaları çıktı. Kaç tane tandır çıkardık. Hatta bir iskelet çıktı, boynunda zincirli bir haç vardı.”

Deliağa lafın gerisini duymadı. Aklıyla, kalbiyle, hayaliyle İsmailağa’nın evinin içindeydi.

Cebinden takoz telefonunu çıkardı. Uzattı meclisin ortasına, bakındı, kendine doğru çekti, bir daha bakındı; “Bayağı geç oldu, ben eve gedim artık, yol da epey uzun.” dedi.

Tıntırık bıyık altından sırıtıyordu. Mesaj yerini bulmuştu. Yanındakilere döndü, “Seyredin sinemayı!” dedi.

Bahar yaza döndü. Kirazlar dala durdu.

İsmailağa’nın gelmesi yakındı.

Deliağa vaktin azaldığını biliyordu. Akşam oturmalarına bile gitmiyor, çalışıyordu.

Zaman bitmişti. Ama Deliağa’nın işi bitmemişti.

İsmailağa köy arabasıyla sallana sallana geliyordu. Kirazların dalda kırmızı kırmızı duruşunu hayal ediyordu.

Ev de hazırdı. Dayalı döşeliydi. Acıkmıştı, hem de çay istiyordu canı. Şöyle serin havada içecekti. Nasıl olsa evin altı boştu; “Üç beş de kuzu alır bahçede beslerim sonra çocukları çağırır bir güzel çevirme yaparım.” diyordu.

Bu hayallerle nasıl geldiğini bile anlamadan indi arabadan.

Zaman, çaya atılan şekerin erimesi kadar kısa sürmüştü. Hayal ne büyük şeylere kadirdi.

Derin bir dağ havası çekti.

Yazı köyünün kirli havasında muğber ciğerinin derinliklerine, köşelerine, her herine bir daha bir daha çekti dağ havasını.

Somun poşetleriyle merdivenin başına geldi. Eski zaman türkülerinden “Dağlar seni delik delik delerim/ Kalbur olur toprağını elerim” türküsünü keyifli keyifli söylemeye başladı.

Aslında türkü falan söylemezdi ama kendini kimsenin görmediği zamanlarda atardı elini kulağına. Fakat bu kez farklıydı. Karanlıkta iki göz onu izliyordu, heyecan, korku, telaş içinde.

Kapıya kadar çıktı. Ahşap basamakların gıcırtısını bile özlemişti.

Öyle yavaş davranması, öyle keyifli görünmesi karanlıktaki gözleri daha da endişelendiriyordu.

Bir takırtı geldi kulaklarına. Bir büyük gürültü koptu.

Herhal bizim Deliağa Keçeli’yi vurdu, dedi keyiflenerek.

Sesin yakından geldiğini fark edince; “La yosa, Deliağa bizim kirazlığa mı daldı?” dedi.

Çardağa çıkıp bahçelere baktı. Deliağa koşarak gidiyordu, üstü başı toz toprak içindeydi. “Vay deli dedi, gene bizim kirazlardan aşırdı demek.”

Kapıya döndü. Döndü ama çardağın ortasında dikeli dekeliverdi. Kalakaldı. Alt kapı açıktı. Hem de sonuna kadar. Biraz düşündü, evet emindi az önce merdiven başındayken o kapı kapalıydı…

Hemen alt kata indi, gördüğü manzara karşısında sert ve kara sakalları bir kat daha sertleşti…

Diğer gün cumaydı ve namaz çıkışında ayak üstü konuşulan önemli bir mevzu vardı. Önemli olmasa önce bir evde yemeklerini yerler ondan sonra konuşurlardı.

Kalabalığın dikkatle dinlediği kişi İsmalağa’ydı, kalın kaşları dikleşmiş ve bıyıklarının ucu tükürükten ıpıslak olmuştu…

Deliağa yapmıştır diyordu. Kesin o yapmıştır diyor ve iki dakikaya bir tekrarlıyordu bu sözlerini.

Günahını alma gerçeği öğrenmeden dedi Tıntırık, Deliağa’yı desteklercesine.

Ne günahı yav, diye çıkıştı İsmalağa. Onun yaptığı sevap mı yani Allahın aşkına gidek de bir bah, evin altında deşilmedik bir köşe bırakmamış, duvarın temelini bile geçmiş, ev üflesen uçacak nerdeyse, buna yürek dayanır mı ki Allahın seversen…

Bu sözler üzerine Deliağa’yı aradı gözler ama yoktu. Deliağa sabahtan şehre gitmişti.

Çivi çıkar ama yeri kalırdı.

Bir fabrikada işe girecekmiş dedi biri…

Kaçtı, kaçtı. Nasıl da biliyor suçunu! Ben gelince kaçtı ama sorarım bunun hesabını, dedi İsmailağa. Katrandan olmaz şeker, olsa da kendine çeker.

Bir yaz boyu gelmedi köye Deliağa, İsmalağa boşa bekledi elinde kızılcık sopasıyla…

Ve yazıköyüne döndü ardında temeli delik evini bırakarak. İsmalağa’nın gidişinin ardından kısa bir müddet sonra döndü köye Deliağa, ve ilk akşamda toplandılar kardeşi Mehmet’in yeni yaptırdığı betonarme odasında. Yemekler yendi çaylar içildi. Ve yatsıncalıklar geldi…

Eeee ne yaptın bakalım Ramazan ede dedi birisi

Deliağa demezdi kimse yüzüne karşı.

Ne yapalım, çalıştık biraz, patronu gözüm tutmadı. Ben seninle iş yapmam deyip kapıyı vurup çıktım sokağa. Herkesin yüzünü bir gülümseme almıştı. Çünkü Deliağa’nın bu beşinci çalışmaya gidişiydi ve her defasında aynı olaylar oluyordu.

Atıldım desene dedi biri mırıldanır bir şekilde.

***

Gubar’ı bahçe yapmaya kararlıydı. Kavağın eğildiği alanı yeniden kazmaya başladı. Bu kez daha temkinli kazıyor, etrafına dayaklar vererek ilerliyordu. Toprağını yine zayıf bölgelere taşıyordu.

İki parmak su çıkardı. Candı Delia’ya.

Ne demiş yazar: “Eğer su kendi kaynağından fışkırmazsa, susuzluğunu dindiremezsin.”

Önüne topraktan küçük bir havuz yaptı. Bir gecede doldu havuz. Deliağa sevindi. Gubardı, keyiflendi, hoşlaştı, gönendi.

Bayırın tamamını sulamaya yetmiyordu. Dereden bir ark kazdı. Bayırın yetiştiremediği yerlerini oradan getirdiği arkla suladı.

Köylünün arka rızası olmadı. Samırdandılar. Söz ettiler ama Deliağa’nın yüzüne çıkıp da itiraz edemediler.

Böylece herkese saatlik bölünen su, Deliağa’ya özel olarak ayrılmış oldu.

Muhtar Cavsıt idi. Gavur yüreği var derlerdi. Ama Deliağa’dan o da korkarmış da belli etmezmiş. Ark meselesi olunca yanına bile yaklaşmadı. Şikayetleri evinde dinlemekle kaldı.

Deliağa ince uzun taşlar getirdi dağlardan. Onlarla havuzu büyüttü. Betonladı. Artık su daha çok doluyordu. Neredeyse bayırın tamamına yetiyordu. Arktan gelen su fazla bile sayılırdı. Keçeli bunun farkındaydı ama isteyemeye yüzü yoktu.

İsmailağa da isteyecekti ama bir uygun zaman arıyordu.

Bir akşam Deliağa’nın babası gelmişti. Babası uzakta oturmuyordu ama gene de seyrek gelirdi. Vadinin karşı yakasında obanın içinde idi evi. İsmailağa bu gelişi fırsat bilip geldi. Selam sabahtan sonra konuyu Deliağa’nın babasına açtı. Açtığına bin pişman oldu. Baktı ki, babası Deliağa’dan daha beter. Kalkmaya vakit, adam yumuşadı. O kadar ettiği söz rahatlamak için miymiş meğer. Haftada bir gün İsmailağa’ya arkı vermeyi karara bağladılar.

Fidanlar getirmişti Deliağa.

Bağa bak üzüm olsun, yemeğe yüzün olsun, diyordu.

Mürdüm eriği, şeftali, ceviz, elma, ayva, kiraz, vişne, can eriği, Japon elması, İtalyan eriği… ne bulduysa almıştı fidancıdan.

Keçeli fidanları görünce; “Adam hacı mı olur ulaşmakla Mekke’ye, eşek derviş mi olur taş çekmekle tekkeye?” dedi.

Şehrin tanınmış fidancısından üç günlüğüne borca almıştı onca çok, onca çeşit fidanı. Ama kış geçmiş bahar gelmiş hala parasını ödememişti.

Eliyle veren, ayağıyla almaya giderdi.

Bahar vakti fidancı çıkageldi. Deliağa fidancının geldiğini duyunca Yurtlaklara kardeşinin yanına kaçtı. Hem saklanacak hem de baldan biraz nasiplenecekti.

Fidancı, evine vardı, hanımına sordu sual eyledi ama kadın yüzünü bile göstermiyordu. Ondan da işkillendi. Eve bile davet etmemişti.

Verip de pişman olmaktan, vermeyip de düşman olmak yeğdir demiş atalar.

Üç gün sonra getirmeye söz vermişti. Ardıcın gözü olmaz, yalancının sözü olmaz.

Muhtarı bulmak maksadıyla obaya doğru adımlamaya başladı. Keçeli’nin evinin önünden geçerken köpekler saldırdı. Keçelinin çocukları tarladan koşup köpekleri tuttular, fidancı korkusundan eve sığınmıştı.

Keçeli durumu öğrenince parasını alamayacağını anlattı adama. Kırlangıcın zararını biberciden sor. Düşmanımın düşmanı dostumdur deyip fidancıyı ağırladı.

Avradı eri saklar peyniri deri, demiş atalar. Keçeli’nin kocası öleli yıllar olmuştu. Eksik etek yaşıyordu ama eteğine sağlamdı Keçeli. Nizahçıydı fakat kalbi de bütündü.

Adam akşamüzeri fidanların hepsini söktü. Getirip Keçeli’nin bahçesine koydu.

Keçeli onları parayla almış dediler. O iyiliğinin karşılığı olarak mı verdi, gerçekten parasını ödedi de mi aldı Allah biliyor.

Fidancı ikinci gün gitti.

Eşeğin ölümü köpeğe düğündür demişler. Keçeli o fidanları Deliağa’nın bahçesine yakın dikti.

Deliağa dağdan inmişti. Köyün uğultusundan durulacak gibi değildi.

Gölün suyuyla sebzeleri suluyordu. Keçeli’nin bahçesinde fidanları görünce gözüne bir karartı indi. Ama Deliağa bunun altında kalmazdı.

O gece köylülerin bahçelerinden birer ikişer fidan söküp getirdi bayıra. Keçeli’nin fidanlarından da birkaçını aldı.

Deliağa’nın bahçesini görenler şaşkınlıktan küçük dillerini yuttular. Daha akşam tam takır kuru bakırdı.

Keçelinin sabah neşesine gölge düştü. Bahçeyi görünce şaşkınlıktan donakaldı. Bu arada Keçelinin buruş buruş bir hal almış yüzünü gören Deliağa samsun ikiyüzonaltıdan bir çubuk yakıp o meşhur kahkahalarından birini daha savurdu gubara.

***

Aradan yıllar geçti. Fidanlar büyüdü. Deliağa’nın torunları okula başladılar. Keçeli’nin küçük kızı gelin oldu, büyük oğlu ev bark sahibi oldu.

Birgün Deliağa’nın büyük torunu elinde bir tabak erikle Keçeli’nin kapısına geldi. Aynı erikten onda da vardı. Deli bunu bana neden gönderdi diye işkillenmeye başladı. Ama fidanları onun sınırına diktiği günlerin karartısı geçti gözünden.

Deliağa’nın torunu erikleri teslim ettiğini, Keçeli’nin “Sağolsun ama, bir şey mi istedi deden?” dediğini anlattı.

“Tabi memnun kalır, kendi malını yiyor hınzır. Hakkını helal etsin yeter. Başka ne isteyecem!”

Yırtıcı kuşun ömrü az olurmuş. Keçeli de çok yaşamadı.

Deliağa günlerdir haber alamadığı Keçeli’nin bahçesine girdi. Ne bağıran çağıran vardı ne de havlayan köpekleri… çok şaşırdı bu duruma. Bu kadar sessizlikten ürktü. Hiç böyle görmemişti Keçeli’nin bahçesini. Aslında sessizliği severdi, severdi lakin söz konusu Keçeli olunca sessizlik sözü akışını durdururdu.

Deliağa merakını yenemeden evine döndü. Çardaktan o tarafı izledi. Gelen giden yoktu, bir hareketlenme yoktu. Bir çubuk yaktı, dumanını bahçenin çitlerine doğru savurdu.

Keçeli’nin başına bir hal mi gelmişti acaba!

Menekşelerin başını çıkardığı ılık bir bahar öğlesiydi. Deliağa, meyve ağaçlarını sulamış, can eriğinden uçlanmış eve yönelmişti. Camiden yanık bir sela duyuldu: “inna lillahi ve inna ileyhi raciun…”

Üç gündür komşusundan bir ses duymuyordu. İmam künye okumaya başladı: “Ümmetler kabilesinden Niziplizade Tavukçu Mehmet’in hanımı, Kanlı Yaman’ın annesi, Meryem hanım hakkın…” Deliağa gerisini duymadı. En samimi, en yakın dostunu kaybetmiş gibi acı çöreklendi içine. Sendelendi. Düşecekti adeta.

Keçeli’nin cenazesinde bütün kabilenin yüreği buruktu. Sert mizaçlıydı ama ihtiyaç sahiplerini de gözetirdi dediler. Yardımını gizli yapardı.

Bunları duyan Deliağa’nın içinde bir pişmanlık peydahlandı. Keçeli’yle helalleşmemişti bile. Onca yıllık komşuluk hakkıyla gitmişti.

Keçeli’nin ölümünden on yıl geçmişti.

Ağaran baş, ağlayan göz gizlenmez. Deliağa iyice yaşlanmıştı.

Yaş geçmiş vakit geçmiş pişmanlık işe yaramıyordu.

Beli bükülmüş, saçları kırlaşmış, elinde bir baston dünyadan el etek çekmiş, gözleri ferini yitirmiş, vücudunda hastalıklar baş göstermiş, çocukları kendine bakmaz olmuş, anasını babasını çoktan kaybetmişti…

Gubara inemediği, ağaçları sulayamadığı, bakımını yapamadığı bahçesi talan olmuş… Keçeli ile İsmaliağa’nın torunlarının oyun alanı olmuştu.

Kardeşi Mehmet de gelemez olmuş, yeğenleri de…

***

Süho gezmeye gittiği bir vakit dağda öldü. Cesedini bulamadılar.

Hazineci, Deliağa’dan helallik dilemeye geldi. Deliağa o kadını sordu. Hanımımdı dedi, beraber çalışıyorduk dedi. Horoz öldü, gözü çöplükte kaldı. Geçen yıl öldü dedi.

Hazineci şehre giderken kalp sektesinden son nefesini verdi.

Fidancı Keçeli’yi ziyarete geldi. Keçeli öleli yıllar olmuştu. Deliağa’yı buldu. Deliağa fidancıya meyve ikram etti. İştahla yedi fidancı. O fidanların meyvesi olduğunu söyledi Deliağa. Fidancı Deliağa’nın bahçesinden söktüğüne pişman oldu. Senin samimi bir insan olduğunu o zaman anlayamamışım dedi. Fidancı o gece Deliağa’nın evinde hakkın rahmetine kavuştu.

İsmailağa’nın evi yıkıldı. Obaya gelmez oldu. Bir bahar günü yazıköyden kara haberi geldi.

Hacı, yeni kavaklar dikmişti. Kavakları sularken gölgesine uzanıp kaldı. Bir daha da kalkamadı.

Yurtlak’tan günlerce dönmeyen Mehmet kovanların yanıbaşında arılarına bakan tarafa dönük gözleri açık kaldı. Üç gün sonra duyuldu.

Tıntırık, başkalarıyla uğraşa uğraşa aklî dengesini kaybetti. Üç ay sonra da öldü.

Deliağa’nın en sevdiği arkadaşları, yakınları teker teker gitmişlerdi. Bir sabah namazı sonrası Deliağa seccadeden kalkamadı. Çocuklarının, eşinin feryatlarını duyan Keçeli’nin çocukları koştular, bütün kabileye haber verdiler.

Gubarın tadı tuzu kalmadı.

Ne demişler; ateşin oğlu kül olur.

Yorum Yok

Posting your comment.

Yorum Yap

    Yazarlar

      Harun Tokak
      Issık göl şehidi
      Ali Bulaç
      "LÜZUMSUZ MERHAMET!"
      Sadık Yalsızuçanlar
      Hz. Mevlana’yı Okumak
      Berat Demirci
      "TO BE"
      Dr. Selma Karışman
      ŞİİRİMİZ VE BİZ -1-
      Mahmut Nefise
      TAİFE-İ SANATKÂR
      Şeref Yılmaz
      Şehirlerin Dili
      Hüseyin Bargan
      RAFLARDAKİ EKSİK KİTAPLAR
      Münir Arıkan
      Kurumsal Gıybet
      Talat Ordu
      MEVLANA, OĞUZ ATAY, FAZIL SAY?
      Niyazi Sanlı
      SON CÜMLE

      Arsiv

      • March 2008
      • February 2008
      • January 2008
      • November 2007
      • October 2007
      • September 2007

_blank

  •