Tahlil Atölyesi
Kibrit Kutusu ve Termometre?
“BABAMIN BAVULU”NDAN ÇIKANLAR
BANA BİR MASAL ANLAT BABA
   Uygulama Atölyesii
SON VEDA
   Yazarlik Okulu
YAZARLIK OKULU 2007 TAKVİMİ
YAZARLIK OKULU NEDİR?
YAZARLIK OKULU 2006
YAZARLIK OKULU VE YAZAR OLMAK

CAM VE ELMAS

Kitap

Reyhane KEMERLİ

İnsanların zihninde dolaşan soruları fark ediyordum bir bir.  Ard arda sıralanıyordu sorular, neden buradayız, nereye gideceğiz, madem her şeyi biliyor O, öyleyse neden var olmaya, mücadele etmeye devam ediyoruz. Soruların cevapları değildi aslında ilgimi çeken, biz bilsek ya da bilmesek de, anlasak ya da anlayamasak da, görsek ya da göremesek de, var olduğumuzdan beri cevaplar arayıp bulsak ya da bulamasak da, elbette her birinin birer cevabı vardı.

Çoğalan, değişen soruların yanında baki kalansa, insanın bitmek tükenmek bilmez gibi görünen anlam arayışıydı aslında. Görünen dünyada nefes almak gibi gerekliydi, ruhun dünyasında anlamın varlığı. Yokluğu dışarıdan fark edilmeyen ama her birimizin içinde asılı duran, içine düşmekten kaçtığımız o dayanılmaz boşluğun varlığı.

Herkesin aradığı, bulduğu, inandığı birbirinden farklı bile olsa, insan olmanın temel şartıydı  aramak, bizi biz yapan, insan yapan şeyi, anlamımızı.

Böyle bir zamana denk düştü Sadık Yalsızuçanlar’ın Cam ve Elmas kitabını okuyuşum. Etrafımdan yükselen boşluk seslerinin çoğaldığı, insanın kopuşunun, düşüşünün nasıl da görünmez ama yaralayıcı olabileceğine şahit olduğum bir zamana. Hızla akıp giden zamanın ve görüntülerin içinden bir sesti duyduğum, soruların ve cevapların ötesinde bir gerçekliğe işaret ederek kendine çağırdı beni. Tek bir insanın arayışında tüm insanlığın arayışına, bulamayışına, kayboluşuna, düşüşüne, kalkışına, kimi zaman sürüklenerek kimi zaman koşarak o anlamın peşinden ilerleyişine şahitlik etmemi sağladı. Her sabah evden çıkarken almayı unutmadığımız el çantamız ya da bir an yanımızdan ayırmadığımız telefonlarımız, vazgeçemediğimiz eşyalarımız, eksikliğini duyduğumuz herhangi bir şey değildi. Yokluğu hemen fark edilmeyen, damla damla içimize akıp kalbimizi boşaltan, böylece fark ettirmeden, birdenbire koskoca bir boşlukla karşı karşıya bırakan, dillendiremediğimiz bir şeydi. Kaybolan bir eşyayı, bir kalemi ya da bir çantayı aramak, bulamamak gibi de değildi kaybedişimiz. Bizi en çok yaralayan ama anlattığımızda kimsenin umursamayacağı bir şeydi. Bir eşyanızı kaybedip bulmak istediğimizde her şey herkesçe ne kadar anlaşılır haldeyse, anlam arayışında olmak insanlarca o kadar anlaşılmaz olmak demekti.

Bir belgeselin çekimleri için, Kars’a giden bir kameramanın açısından çıkıyorduk birinin, yani hepimizin yolculuğuna. Sorunlarla, ayağımıza takılan, canımızı yakan, bazen hayatımızın  tam ortasına düşen taşlarla boğuştuğumuz, soruların cevapların uçuştuğu zor bir yolculuğa.

“Suya girdiğim anda boğuldum.

Battım, çırpınmaya başladım, çırpındıkça battım, gömüldüm, ilk adımda yittim.

Sakınmaydı ilk adım biliyorum. Bilmez olaydım, neyi değiştiriyor, ne işe yarıyordu ki!

İlk adım korkuydu, çekinmeydi, riyazetti”

“Hiçbir şeyi senin kadar istememiştim

Senden başka bir isteğim yoktu

Ama ilk adımda kayboldum”

Yolculuk zordu, her seferinde tökezleyip, düşüyor, kaybediyorduk. “Hep eşiğinden kaçtım. Sınav biraz güçleşince dayanamadım”

Ah bir ses çıksaydı, bir ses bize seslenseydi. Ne yapmamız gerektiğini söyleseydi, cevaplasaydı sorularımızı. Sorular nasıl da kemiriyordu aklımızı, nedenler, niçinler nasıllar.. İlk adımda cevapladığımız sorular devleşiyor, çoğalıyor, devasa adımlarla yaklaşıyor, aklımızı çevreliyordu.

“Henüz aklın içindeyim, sınırlarını bile bilmiyorum, bu tıka basa dolmuş mideyle, bu bilgiyle zehirlenmiş zihinle nasıl çılgınlaşabilirim?”

“Su saydam. Duyularımı temizliyordum. Aklımı nasıl temizleyeceğim?”

Dört bir yanımız ışıklarla, seslerle, insanlarla çevriliyken, dostlarımız, işimiz, korunaklı evlerimiz varken, içimizde bir karanlık büyüyordu. “Kör karanlık burası, bu ışıklar yanıyor ama hiçbir yararı yok”

Nasıl da bir zamanlar bize yol gösteren, çok güvendiğimiz aklımız mağaralarda ışıksız bıraktı bizi. Gerçeğin kıyısına kadar getirip de o anda nereye gideceğimizi, ne yapacağımızı söylemedi. Sorular çoğaldı cevaplandıkça. Bildiklerimiz bizi nasıl da ağırlaştırdı. Okuduklarımızın her biri farklı bir ses oldu kendine çağırdı da, sesler kalabalığının ortasında kaldık, yürüyemez olduk. Bir yoldan diğerine saptık, her gördüğümüz ışığa uçtuk. Bir yer aradık, burası diyeceğimiz, yerimiz, yurdumuz diyeceğimiz bir yer. Gittiğimiz baktığımız her yere götürdüğümüz o acıdan, o gölgeden kaçmaya çalıştık.  “Biri on yıl ilim okur, bir çıra bile yakamaz, biri bir harf duyar, onun içi yanar.”

Oysa nereye gitsek Sen vardın orada, biz körleşmiştik

Sen her yere izini bırakmış, bizle konuşmuştun oysa biz duymamış, hep bir sesi beklemiştik bize doğruyu, tüm cevapları söyleyecek olan o sesi. Sen,  bize Ben’i konuşun demiştin oysa biz hep konuştuk da günlerden, işlerden, yemeklerden, insanlardan, paradan, havadan, sudan. Sana gelince sustuk. Senden ötürü sevmemizi istemiştin, oysa biz kötülemeyi, öldürmeyi, yok etmeyi amaç eyledik. Gerçek bilgiyi bıraktık, özümüzü unuttuk da çoğalan bilgiler yığını içinde boğulduk. Kalplerimiz ıssızlaştı, boşaldı. Sesimizi, kalbimizi, kendimizi kaybettik de geriye koca bir boşluk kaldı. Bu dünyaya fırlatıldık da elimizden tutan yok dedik. Oysa “bütün sırların yazıldığı defter bizdik, o defterin tamamıydık”

Kalbi olmayan, yüzü kararan ve baktığı her yerde kendi karanlığını gören insanlar çoğaldıkça eridi harflerimiz, sesler uçup gitti, defterlerimizi, harflerimizi, sesimizi unuttuk, kendimizi, O’nu unuttuk.

Baştan başlayacak mıyız? Yola çıkacak mıyız? Sana dönecek miyiz? Sana doğru bir adım atsak, Sen bize koşarak gelir misin?

“Şimdi sefer zamanı, benlikten göç etme vakti, şimdi bu kapıdan girme anı, şimdi ölüm kervanı”

2 Yorum var

  1. Gönderen simurg_b Tarih October 23rd, 2007

    reyhane hanım alıp gitmiş başını bir yerlere…
    sonra başka gidenleri de görmüş…
    gördüklerinden seçip getirmiş biz dünyalılara…
    biz de mi alıp gidelim başımızı getirilenlerin peşinden…
    yoksa bekleyelim mi bir daha ne getirecek diye…
    teşekkürler…

  2. Gönderen perenalp Tarih October 29th, 2007

    Kalemine sağlık.Allah bizlere kalbimizin sesini duyma basireti ihsan etsin.Benliğin karanlık dehlizlerinde kaybolmadan doğabilmeyi kainatı ve kendimizi okuyabilmeyi nasip etsin. teşekkürler. İnsan olabilme yolculuğunda böyle seslere öyle çok ihtiyacımız varki…

Posting your comment.

Yorum Yap

    Yazarlar

      Harun Tokak
      Issık göl şehidi
      Ali Bulaç
      "LÜZUMSUZ MERHAMET!"
      Sadık Yalsızuçanlar
      Hz. Mevlana’yı Okumak
      Berat Demirci
      "TO BE"
      Dr. Selma Karışman
      ŞİİRİMİZ VE BİZ -1-
      Mahmut Nefise
      TAİFE-İ SANATKÂR
      Şeref Yılmaz
      Şehirlerin Dili
      Hüseyin Bargan
      RAFLARDAKİ EKSİK KİTAPLAR
      Münir Arıkan
      Kurumsal Gıybet
      Talat Ordu
      MEVLANA, OĞUZ ATAY, FAZIL SAY?
      Niyazi Sanlı
      SON CÜMLE

      Arsiv

      • March 2008
      • February 2008
      • January 2008
      • November 2007
      • October 2007
      • September 2007

_blank

  •