Tahlil Atölyesi
Kibrit Kutusu ve Termometre?
“BABAMIN BAVULU”NDAN ÇIKANLAR
BANA BİR MASAL ANLAT BABA
   Uygulama Atölyesii
SON VEDA
   Yazarlik Okulu
YAZARLIK OKULU 2007 TAKVİMİ
YAZARLIK OKULU NEDİR?
YAZARLIK OKULU 2006
YAZARLIK OKULU VE YAZAR OLMAK

BİR ROMA GECESİ - BİR ROMA SABAHI

Hikaye

Murat Nedim CAN

“Onlar, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır!’ demelerinden dolayı haksız yere

yurtlarından çıkarılmış kimselerdir…”

(Hacc Suresi 8)

Henüz çok genç olmama rağmen anlayabiliyordum her şeyi… Kimseye hiçbir zararımız dokunmadığı halde itilip kakılmamızı, dövülüp horlanmamızı ve nihayet zindana atılmamızı… Bu pis, karanlık ve havasız hücreyi, ailemin diğer üyeleriyle paylaşırken, bu sessiz gecenin, hayatımızın son gecesi olduğunu hissedebiliyordum. Ne babamın, eskiden olduğu gibi bana hikâyeler anlatmaya çalışması, ne de annemin huzur verici gülümsemesi beni rahatlatabiliyordu. Ablam, hücrenin köşesine çekilmiş ağlıyordu sessizce. Benimse bütün duygularım körelmişti sanki; ne ağlayabiliyor, ne de gülebiliyordum. Uzun bir sessizlikten sonra, boğucu zindan eski evimize dönüştü zihnimde. Askerler tarafından yakalanmadan önceki basit ve huzurlu hayatımızı düşünmeye başladım… Mutluluk ve güven dolu hayatımızı…

***

İmparatorluğun en ihtişamlı ve kalabalık şehrinin, Roma’nın, güneyinde sakin ve küçük bir köyde yaşıyorduk. Ailem, köyün diğer aileleri gibi çiftçilikle geçimini sağlıyordu. Yılın belli dönemlerinde hasat yapıyor, elde ettiğimiz ürünün bir kısmını vergi memurlarına teslim ederek güvenliğimizi sağlıyorduk. Karmaşadan ve her türlü kötülükten uzak bir hayatımız vardı. İlk çocukları doğar doğmaz öldüğünden, annem ve babam benle ablamı çok severdi.

Köyde hayat sabahın erken saatlerinde başlardı. Annemin hazırladığı kahvaltıyı yaptıktan sonra, evdeki heykellere şükran tapınması yapar, sonra günlük görevlerimizi yerine getirmek için dağılırdık. Babam ve annem evimizin etrafındaki tarlaya gider, ben de keçilerimizi otlatmaya çıkarırdım. Ablam evde kalır, ev işleriyle ilgilenirdi. Gün, evde yenilen mütevazı bir akşam yemeğiyle sona ererdi. Babam güzel masallar anlatır, annem ona gülerek eşlik ederdi. Birbirinin kopyasıydı bütün günlerimiz. Ta ki, o yabancı genç köyümüze gelene kadar…

***

Genç ve yakışıklı biriydi. Yavaş ve sakin konuşuyor, insanlara her şeyi tane tane anlatıyordu. Soruların hiçbirisini unutmuyor, hepsine mükemmel cevaplar veriyordu. Kendini dinlemeye gelen herkesi sözleri ve hareketleriyle adeta büyülüyordu. Onlara tek bir Yaratıcı’dan bahsediyor, tapmakta oldukları putlardan onları uzaklaştırmaya çalışıyordu bu genç adam.

Köyümüzde kısa süre içinde çok taraftar topladı. Artık köylüler günlük işlerini bitirdikten sonra bu genç adamı dinlemeye gidiyorlardı. Neredeyse hepsi evlerindeki heykelleri kırıp atmış, atalarımızın tanrılarını reddeder olmuşlardı. Artık Jüpiter’i, Venüs’ü sevmiyorlar; onlara tapmıyorlardı.

Bir gün biz de onu dinlemeye gittik. Bizi güler yüzle karşıladı. Çevresinde o gün onu dinlemeye gelmiş köylüler de vardı. Genç adam hepimize anlatmaya başladı:

“Kardeşlerim!

Hiç düşünmediniz mi ki bugüne kadar tapmakta olduğunuz bu heykellerin kendilerine bile faydası yoktur? Onlar ne sizi koruyabilir, ne de sizi kutsayabilirler. Evinize hırsız girdiğini düşünün. ‘Yetişin, yardım edin!’ diye bağırsanız sizi koruyabilirler mi? Hırsız onları da çalar da arkalarından bakakalırsınız…

Sizi tek bir Tanrı’ya inanmaya çağırıyorum ki o sizi ve her şeyi yarattı. Eğer kutsanırsanız, bu onun kutsaması sayesindedir. Eğer yaşıyorsanız bu onun istemesi sayesindedir.

Ne kadar şükran doluyuz ki yüce tek Tanrı bizi doğru yola iletmek için bir elçi gönderdi. O kutlu kişi Meryem’in oğlu İsa’dır. O, Yaratıcı’nın kulu ve peygamberidir. Bugün İsa Mesih ve bize anlattıkları sayesinde doğru yoldayız.

Hepimiz tek ve doğru bir Tanrı’ya inanalım kardeşlerim. Çünkü öldükten sonra ona kavuşacağız ve mutlaka hesaba çekileceğiz.”

Anlattıkları müthişti. Babam ve annem hemen iman ettiler. Ablam ve ben de o gün tek bir Yaratıcı’ya inanmaya başladık.

Hayatımız o günden itibaren çok değişti. Evimizdeki küçük heykelleri ve resimleri attık. Günlük ibadetlerimizi heykellerin önünde yapmıyorduk artık. Yüce Yaratıcı’yı seviyor, bize doğru yola ilettiği için ona teşekkürlerimizi sunuyorduk. Fırsat buldukça, bize güzel dinimizi anlatan genç adamın yanına gidiyor; ona Tanrı, peygamberimiz İsa, Havariler ve dinimiz hakkında sorular soruyorduk. Hepimiz hayatımızdan çok memnunduk…

***

Köyde hayatımız mutluluk ve huzur dolu devam ederken, bir sabah köye giren askerlerin sesleriyle uyandık. Korktuğumuz başımıza gelmişti: Tek bir Rabb’e inandığımız ve Roma tanrılarını reddettiğimiz için hepimiz cezalandırılacaktık.

Bütün evlere zorla giren Roma askerlerini durdurmak imkânsızdı. Ailemi ve beni yakalayıp zorla bir kafese soktular. Bütün köylüleri de aynı bizim gibi kafeslere koydular ve hep birlikte Roma şehrinin en büyük arenasının arkasındaki bu karanlık zindana getirildik. Ama zindanın ölüm kokan havasına, demirlerin ve taşların tüm soğukluğuna rağmen bir mutluluk sezebiliyordum mahkûmlar arasında. Çoğunun dua eden sesini duyabiliyordum. Arada tek tük ağlama sesi gelse de çoğu hayatına sorunsuz devam ediyor gibiydi…

***

Ne kadar karanlık, ne kadar keder verici olursa olsun, her gecenin bir sabahı vardı. İşte zindanda geçirdiğimiz bu son gecemiz de, sabahın ilk ışıklarıyla delindi. Hücrelerde bir hareketlilik başladı. Son saatlerini yaşadıklarını ve biraz sonra en vahşi öldürme şekilleriyle infaz edileceklerini bilen fakat yine de yüce ve tek Yaratıcı’ya güvenen samimi insanlar…

Dışarıdan, arenayı tıklım tıklım dolduran Romalıların uğultusu duyuluyordu. On binlerce kişi toplanmış olmalıydı. Hepsi de tanrılarını reddeden insanların acımasızca katledilişini görmekten zevk alan insanlardı.

Hücrelerin arasında bulunan dar geçitte ayak sesleri duyuldu. Hücremizin kilidi açıldı ve uzun boylu iki asker içeri girdi. Biri annemin, diğeri babamın kolundan tuttu.

Babam, beni gözleriyle seviyordu yine. Bal rengi gözleri ölüme giderken bile ışıl ışıldı. Susuzluktan çatlamış, fakat birazdan ebediyet havuzundan kana kana içecek olan dudaklarını kıpırdattı. Ablama ve bana “Çocuklarım!” dedi. Annem bütün gece gözlerinde biriktirdiği yaşları bir anda bırakıvermişti.

Askerler annemle babamı tartaklayarak götürdüler. Annemin hıçkırıkları dar geçitte uzun süre yankılandı.

Az sonra arenanın meydanından iki aslanın kükreme sesi geliyordu. Ardından annemle babamın acı çığlıkları ve izleyicilerin uzun alkışları…

***

Hücrede ablamla birbirimize sımsıkı sarılmıştık. Annemizle babamızın ölüm feryatlarını kulaklarımız duyduğu halde, ellerimiz yardımdan acizdi. Ağladık, ağladık…

Bir müddet sonra aynı askerler hücremize tekrar girdi. Bu sefer almaya geldikleri ben ve ablamdık. Askerler bizi almadan önce son bir kez tekrar sarıldık. Ablam gözleriyle bana cenneti müjdeliyordu sanki…

Askerler tarafından dar geçitte sürüklendikten sonra arenanın ortasına getirildik ve bizim için hazırlanmış iki ayrı odun yığınının üzerindeki direklere sımsıkı bağlandık. Yığınların üzeri, ateşin yanmasını hızlandırmak için özel bir sıvıyla kaplanmıştı. Bizden bu kadar çabuk kurtulmak istiyorlardı.

Elinde meşale tutan görevli, Romalıların kana susamış ıslıkları ve tezahüratları arasında odun yığınlarını tutuşturdu. Alevler, az önce aslanlar tarafından parçalanmış annemin kolları gibi vücudumu sarıyordu. Ateş her yanımı öyle kuşatmıştı ki bağıramıyordum bile. Ablamın acı dolu bağırışlarını duyuyordum sadece…

Bedenim eriyor gibiydi…

3 Yorum var

  1. Gönderen süheyla yıldırım Tarih November 18th, 2007

    Üslübunuzu beğendim, diliniz şırıl şırıl akıyor. anlattığınız tarihi tanıyorum, yazınızı okurken görüntü ve dublaj çok güzel bir şekilde zihnimde bir araya geldi.

    bu kadar çabuk bitmesine üzüldüm, devamının olduğunu düşünmüştüm.

    yazıda kullandığınız akıl yürütme tekniğini de çok etkili buldum.Çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

  2. Gönderen Dila Hanım Tarih November 19th, 2007

    Merhaba,
    Başlık… Roma zindanları, taşın yosunlu hikayesi, mağrur dimdik yüzyıllar…

    Başlık… Olağanüstü…

  3. Gönderen Dilek Karaca Tarih December 8th, 2007

    gercekten yazınızı çok beyendim bu sıteye ilk defa girıyorum ilk girdigimde bu kadar güzel bir yazıyı görmek beni etkıledi dogrusu gercekten muhtesem olmus ama erken bitti ya neyse BASARILARINIZIN DEVAMINI DILERİM

Posting your comment.

Yorum Yap

    Yazarlar

      Harun Tokak
      Issık göl şehidi
      Ali Bulaç
      "LÜZUMSUZ MERHAMET!"
      Sadık Yalsızuçanlar
      Hz. Mevlana’yı Okumak
      Berat Demirci
      "TO BE"
      Dr. Selma Karışman
      ŞİİRİMİZ VE BİZ -1-
      Mahmut Nefise
      TAİFE-İ SANATKÂR
      Şeref Yılmaz
      Şehirlerin Dili
      Hüseyin Bargan
      RAFLARDAKİ EKSİK KİTAPLAR
      Münir Arıkan
      Kurumsal Gıybet
      Talat Ordu
      MEVLANA, OĞUZ ATAY, FAZIL SAY?
      Niyazi Sanlı
      SON CÜMLE

      Arsiv

      • March 2008
      • February 2008
      • January 2008
      • November 2007
      • October 2007
      • September 2007

_blank

  •