BANA BİR MASAL ANLAT BABA
“Onun iki masalı vardı, biri kendisinindi, diğerini ona dedesi anlatmıştı.” diyordu Aytmatov Beyaz Gemi’nin isimsiz çocuğu için. Asker Çocuğu hikâyesindeki çocuğun ise masal anlatacak hiç kimsesi yok; yüreği, savaşta şehit düşmüş kocasına asılı kalmış bir anneciğinden başka hiç kimsesi…
Asker Çocuğu hikâyesinin kahramanı tıpkı Beyaz Gemi’nin isimsiz çocuğu gibi babasız ve Aytmatov’un tüm çocuk kahramanları gibi sonsuz bir hayal evrenine sahip. Hikâye, çocuğun köye gelen gezici sinemada annesiyle birlikte izlediği bir savaş filmini anlatıyor. Filmin bildik savaş filmlerinden bir farkı yok. Bir tarafta öldürenler, diğer tarafta ölenler. Top tüfek sesleri yeri göğü inletiyor. Patlamalardan çıkan alevler karanlığı delik deşik ediyor. Bu hengâmede çocuğun yüreği heyecandan kıpır kıpır ediyor. Fakat filmin çocukların savaş oyunlarından çok önemli bir farkı var: Çocuk oyunlarında savaşta vurulup düşmeler pek eğlenceli. Oyunlarda çocuklar var güçleriyle koşarlarken vurulup aniden düşüyorlar, fakat bir süre sonra kalkıp koşmaya devam ediyorlar. Oysa filmde öyle olmuyor. Hayatı olanca gerçekliğiyle yansıtma iddiasında olan film, savaşlardaki ölümleri de gerçeğine uygun olarak perdeye taşıyor.
Projeksiyon aygıtı çıtır çıtır ses çıkararak çalışıyor, savaş sürüyordu. Derken perdede yaylım ateşi altında, toz duman arasında bir tanksavarı bir vadinin yamacından yukarı doğru çıkarmaya çalışan topçular beliriverdi. Yamaç dik ve yüksekti. Göğün yarısına ulaşıyordu adeta. Bu dik ve yüksek yamaçta bir avuç topçunun çevresine art arda mermiler yağıyor, etrafı koyu, kara bir toz bulutu kaplıyordu. Tanksavarı yukarı çıkarmaya çalışanlar yedi kişilerdi ve hepsinin de elbiseleri lime limeydi. Bu yedi kişiden biri Rus’a benzemiyordu. Eğer annesi uyarmasaydı çocuk belki bunu fark etmeyecekti. “Bak bu senin baban!” demişti annesi. İşte bu an bir dönüm noktasıydı babasız küçük çocuk için. Artık film bu andan itibaren sıradan bir savaş filmi olmaktan çıkmış, küçük çocuğun babasının macerasını anlatan bir efsaneye dönüşmüştü.
Niçin söylemişti anne bu yalanı? Amacı neydi? Belki düşünmeden öylesine söyleyivermişti. Belki de tüm bu savaş atmosferi ona savaşta yitirdiği kocasını hatırlatmıştı. Ama bu öylesine söyleniveren masum yalan çocuğu öylesine etkilemiş, öylesine coşturmuştu ki şimdi çocuğun yüreği gururla dolup taşıyordu. Öbür çocuklar bazen ona babası olmadığı için takılıyorlardı; ama babası vardı işte, görsünlerdi şimdi onunla alay etmenin ne demek olduğunu.
Filmdeki babası da sanki oğlunun hiçbir hareketini kaçırmadan kendisini seyrettiğinin şuurundaydı. Ve sanki ekrandaki kısa hayatında görünerek oğlunun kendisini hatırlamasını, artık bitmiş olan o savaşta ölen babasıyla gurur duymasını istiyordu. O andan itibaren savaş küçük çocuk için eğlenceli olmaktan çıkmıştı. Hiç de komik değildi insanların vurulup ölmeleri. Babasının varlığı o savaşı çocuğun gözünde ciddi ve kaygı verici bir olaya dönüştürmüştü. Ve çocuk ilk kez bir yakını için, her zaman yokluğunu hissettiği bir adam için korkuyordu. Anne ve çocuk, filmde artık kendi özel hikâyelerini izliyorlardı. Tam o sırada çocuk, babasıyla arkadaşını bir topun başında topu ateşlerken gördü. Derken düşen bir mermi babasının arkadaşını yere seriverdi. Babası topun başında tek başınaydı artık. Son atışıydı bu. Bu son atışın ardından üzerine açılan yaylım ateşiyle bir çınar gibi yere serildi genç adam. Çocuğun babası ölmüştü. Ve bu ölüm onun oyunlarındaki ölümlerden çok farklıydı.
Projeksiyon aygıtı sustu. Ortamın aydınlanmasıyla seyirciler gözlerini ovuşturarak sinema ve savaş dünyasından gerçek hayata geçtiler. O sırada çocuk, sevinç çığlıkları atıyordu: “Hey çocuklar gördünüz mü, o benim babamdı! Benim babam! Babamı öldürdüler.” Sinemaya gelen herkes çocuğun coşkusu karşısında şaşkındı. Küçük bir çocuk, aktörlerden birinin babası olduğunu iddia ediyor, bu da yetmiyormuş gibi onun ölümünü çoşku içinde seyircilere müjdeliyordu. İnsanlar şaşkın ve sessiz durdukça çocuk coşuyordu. Ve bir türlü anlayamıyordu onların neden kendi coşkusuna ortak olmadıklarını. Sonunda canı sıkılan seyircilerden biri çocuğu azarladı. Bir başka seyirci de “O senin baban değil, sadece bir aktör!” diyerek gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. Diğer büyükler çocuğun güzel ama buruk hayalini kırmak istemedikleri için sessizdiler. Projeksiyoncu da yorum yapmıyordu.
Çocuk, filmde ölen adamın babası olduğuna emindi ve o tüm bunlar olup biterken de babasının kahramanca ölümüyle gururlanmakla meşguldü. Etrafındakilere yere sırtüstü yatarak babasının nasıl vurulup düştüğünü gösteriyordu. Çocuğun bu tek kişilik tiyatro gösterisi tüm seyircileri güldürüyordu. Çocuk ise büyük bir ciddiyetle oyununu sürdürüyordu. Yaşlılardan biri, çocuğuna böyle bir yalan söylediği için çocuğun annesini suçladı. Anne ise bu suçlamayı önemsemeyerek çocuğuna yaklaştı ve onu kucaklayarak dışarı çıkardı.
Dışarıda hava kararmış, ay epeyce yükselmişti. Uzakta, lacivert karanlığın ötesinde dağların beyaz dorukları görünüyordu. Uçsuz bucaksız bozkır ise kara bir uçurumu andırıyordu. İşte tam o sırada çocuk, belki de hayatında ilk kez, çok derin bir acı duydu. Babası cephede vurulup öldüğü için haksızlığa uğramışlığın isyanı, mutsuzluğu, dindirilemez üzüntüsü kapladı tüm benliğini. O anda anne ve çocuğun tek isteği birbirlerine kenetlenerek hiçbir şey söylemeden ağlamaktı. Ama olmadı; anne, gözyaşlarını içine akıttı sessizce. Çocuk ise ölmüş babasının o andan itibaren içinde yaşamaya başladığını fark etmeden hayatın acı dolu yüzüyle ilk kez karşılaştı.
Asker Çocuğu hikâyesi aslında Aytmatov’un birçok hikâyesi gibi son derece evrensel bir konuyu, erkek çocuk-baba ilişkisini konu ediniyor. Bu hikâyede farklı olan taraf ise; babası ölmüş bir çocuğun duyduğu baba hasretinin kısacık bir hikâye çerçevesinde bu kadar etkili bir şekilde verilmesi. Beş yaşındaki bir çocuk, babasına duyduğu o büyük sevgiyi filmdeki hiç tanımadığı bir aktöre öylesine karşılıksız veriyor ki onun ölümü bile bu sevgiyi, bu coşkuyu azaltamıyor. O kısacık film, küçücük bir çocuğu acıların en büyüğü olan ölümle yüzleştiriyor ve çocuk birden gözümüzde kocaman bir adama dönüşüyor. Hikâye bittiğinde artık içimiz çok rahat. Çünkü artık biliyoruz ki baba; çocuğun hayal dünyasındaki yerini almıştır ve çocuk her ne zaman isterse “Bana bir masal anlat baba!” diyebilecektir…












Selam. Tahlili okuyunca eseri okumuş gibi oldum. Daha önce de yazılarınızdan okumuştum. Yine aynı. Yazılarınızın bir özelliği ve kendinize özgü hususiyyeti bu. Tebrik eder, devamında da başarılar dilerim.
hocam içtenliğiniz için teşekkürler.
merhaba hocam qafqaz(kafkas) universitesinin bunyesinde cikan bulak dergisinden ogrendigimiz kadariyla yeni bir kitabiniz cikmis
hayirli olmasi temenlisiyle