ASLI
Hatice KESGİN
Murat Abi
Mahallemizin sevilen sayılan abilerindendi.
Babacan, iri yapılı, güçlü kuvvetli, kocaman kırmızı yanaklı, güleç yüzlü…
Delikanlı tayfasının cömertlik yönünden en önde gideniydi. Yapılan futbol maçından sonra kendiyle alakalı yorumları çocuklardan dinlemek çok hoşuna giderdi. Atamadığı çalımlara gelen müthiş yorumlara, atılan gole verir gibi olduğu asistlere yağdırılan akla hayale gelmez övgülerle coşar; “E, bunun üzerine bir dondurma gider!” deyip bizi sevindirirdi.
Parası o kadar çocuğa tabi yetişmezdi; devreye bakkal girer, onu yanımızda mahcup etmez, bir baş selamıyla vaziyeti kurtarır; akşama babası homurdana homurdana hesabı kapatırdı.
Öyle işte, dediğim gibi; sade, düz, dürüst, sevdiğini, mahallenin çocuklarını kollayan içi dışında, temiz kalpliydi.
Okulda derstir, sınavdır, kalem kâğıttır böyle tasları yoktu. Okulun muhabbetine, arkadaş ortamına da bayılır, doyamazdı. Hayta, yaramaz denmese de asıl işlerle arası limoniydi. Lise terk dedirtmemek için ana babasının zoruyla üçüncü diplomasını aldı, eğitim öğretim hayatını noktaladı.
Bundan sonrası askerlik; evvelinde iş.
Her çocuk farklı mahalleden arkadaş edinemez, bazısı sokağa bile çıkmaz. Ama Murat Abi’nin çevresi genişti. Herkesi tanırdı, civar esnaflarla bile bir hukuku vardı. Ya evvel seneden çıraklığını yapmış olduğundan ileri gelirdi bu tanışıklık ya da orada çalışan arkadaşlarından.
Lise diploması evde bir köşeye fırlatılmış oladursun; babası o yazın sonuna doğru içinden köpüre köpüre oğluna iş bulma telaşına düştü. Aradı, sordu etti, piyasayı kendi çapında ölçtü, tarttı. Bir olurunu bulamadı.
Memur çocuğunun güvencesi yoktur der, sonra da Murat Abi’ye herkesin içinde kaşlarını çatardı. Bu iş arama süreci epey devam etti. Artık birlikte koyuluyorlardı yollara. Baba önde kaygılı, Murat Abi bir adım arkada etrafına selamlar dağıta dağıta bilinen, tavsiye edilen yerleri bir bir dolaştılar.
Sonuç; Murat abi evde harıl harıl lise diplomasını aramaya başladı. Neden? Yaza memurluk imtihanı var, bir de onu denesin. Babası memur çocuğun esnaflıkla işi mi olurmuş. Ama kazanabilir mi ki bu çocuk? Ne yapalım son çare.
Mahallenin en tasasız, gözü pembe delikanlılarından Murat Abi, dirseği masaya dayadı, bütün kış sorularla boğuştu. Annesi başında dualar okuyadursun, baba iki haftada bir elinde daha tazecik, kokusu üstünde yeni test kitabıyla evine gidedursun abimizin etrafını kaygı, telaş, stres sarmaladı bile. Sona yaklaşıldı, sınav kapıya dayandı. Annesi son gün kitabı kapattırdı, hem mahalleye hem de oğluna güzel bir lokma ziyafeti çektirdi, her yiyen duasını etti ve Murat Abi sabah vakti ilk defa sezindiğim kaygılı haliyle sınavına girdi.
Netice; o kadar ite kaka okunan okulların sonunda birincilik olmayacaktı ama yine kıyı köşe bir yer bekliyorduk. Olmadı. Ve işte Murat Abi o yaz neredeyse evden dışarı adımını atmadı. Yüzünü sayılı gördük. Dondurmalarımızı kendimiz aldık. Gözlerimiz onun candan, çakırkeyif kahkahalarını aradı.
Anne baba yine çaresiz; ne yapsalar? “Çocuğun üzerine fazla mı gittik, hele askerliğini yapsın hal çaresine bakarız” dediler. O yine “Tamam, kaçıştır, kurtuluştur!” dedi ve hazırlıklara başlandı. Konu komşu ziyaretini tamamladı, güzün, asker abimizi davullu zurnalı acemi birliğine tüm mahalle hayır dualarıyla yolladı.
Askerliği sevmişti Murat Abi, hayatta aradığı iki çift kelam edebileceği sağlam insanların arkadaşlıkları olan biri için askerliğin zorluğu mu olur? Yeri iyiyiydi hatta mesleğini de bulmuştu; kendi isteğiyle, zorlanmadan, strese girmeden. Annesine “Arkamdan çok ağlama, gün sayma; terhisim emeklilik!” diyen biri için ne denir? Asker. Bizde öyle dedik. Sonra acemilik bitti. Asık yüzünü, düşünceli bakışlarını, durgunluğunu gittiği yerde bıraktı; yerine yeni görev yerini alarak mahallenin yolunu tuttu.
Abimize gittiği gibi bir kutlama hazırladık. Hele karşımızda özlediğimiz, görmek istediğimiz huydan olunca daha bir coşkulandık. Bu arada görev yerini öğrendik coşkunun arasına bir de kaygı sıkışıverdi; sınırda ve tehlikeli pozisyonda olan bir yerdi. Murat Abi’ye belli etmemeye çalışıyoruz ama onda kaygıdan eser yok. Yerini şimdiden sevmiş, benimsemiş. Hayırdır, güzeldir inşallah dedik.
Mahallede Murat Abi vardı; neşe, canlılık vardı. Özlemiştik. Bizi etrafına toplayıp, arka cebinden çıkardığı bir dolu fotoğrafın içindeki suretleri tek tek tanıtarak askerlik anılarını anlatmaya başlamıştı bile. Çevresi genişlemiş, irtibatı mahalleyi aşmış şehirlerarasına ulaşmıştı.
Annesi tutturmuş illa “Bir resmini büyültelim, çerçeveleteli, asalım!” diye. O da gitti Asker Ömer ile birlikte poz verdikleri resmi beğendi, çerçeveletti. Annesi yüzünü ekşiterek “Ttanımadığım çocuğun duvarımda ne işi var, olmaz, bunu mu beğendin onca resimden?” demişse de onu dinler mi; dinlemez. Şimdi bile o resim salonun duvarında hala asılı duruyor; hiç çıkartılmamak üzere.
Peki, kim bu Asker Ömer?
Abimizin orada tanıştığı, yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen, kardeşim dediği kadim dostu. Bize de öyle bir anlattı ki bütün mahalle çocukları çok iyi biliyorduk; huyunu, suyunu, sevip sevmediklerini, her şeyini. Hani sokağın başından görünse gidip hal hatır soracak kadar.
Görev yeriyle alakalı gözü karalığını Ömer’i tanıyınca anladık. Dostlar ayrılmamış, aynı yere düşmüşlerdi. Bu uğurda babasının bulduğu küçük torpillere bile tamah etmemiş, istememişti.
İki haftanın sonunda yine davullar, zurnalar, konvoy eşliğinde otobüsüne kadar uğurladık abimizi. Arkasından ağrıyana kadar elimizi salladık. Buruk tebessümümüzü eksik etmedik ve evlerimize içimizdeki kaygıyla döndük.
Her şey gelişmiş, teknoloji ilerlemiş. Dünyada neler olup bitiyor anında, naklen öğrenebiliyorsun. Yani imkânlar geniş.
Ya insanların tevekkül sınırları, teslimiyeti? E, o kadar olsun. Hem getirisi hem götürüsü var tabi. Bir dakika geç haber alıver, o gün telefonun çıkmayıversin ya da endişe içinde tüm gün haber kanalı evde açık olsun sonra teslimiyetten, tevekkülden bahset. Olmuyor, olmaz da.
Olsun bizim Murat Abi’miz Allah’a emanet.
Olanla ölene çare yok.
Her an tetikte beklediğimiz, bir nevi kendimizi hazır tuttuğumuz, aynı zamanda da hiç gelmeyecekmiş zannettiğimiz kötü haber son sürat hızla, aniden, gittiğinin bir ayına geldi. Hem de öyle “son dakika”, “flaş haber” ile değil, ansızın mahalle meydanına düşüverdi.
O aniliği nasıl tarif etsem; kimsenin içine doğamadan, kimse sırlı rüyalar göremeden, kimsenin evinde nurani ulaklar görünemeden…
Hayat zaten anlardan ibaret; iyi olanda aniden olup bitiveriyor, kötü olan da. Buraya kadar aynı, farklı olan sonuçları.
Murat Abi; çatışmanın ortasında kalmış olan taburundan sayılı kurtulanlardandı. Kardeşi Ömer o topraklar üzerinde kalmış, parçalanmıştı. Gözlerinin önünde cereyan eden bu sahneyi hiç unutamayacaktı abimiz. Ömer’i tekrardan birleştirememişti. Etrafa saçılan et parçalarını bir bir toplamıştı ama nafile; Ömer orada kalmıştı, o topraktaydı; her adımında, her karışında.
Anne babasını gözyaşlarıyla yanına uğurladık. Mühim bir yarası, hastalığı yoktu çok şükür. Erken dönüşünü de yine hep birlikte, dört gözle bekledik. Ama gelen bambaşka biriydi. Ağır bunalımmış bu halin adı. Geçer, atlatır dedik; atlatamadı. Abimiz güçlüdür, bunalım depresyon da neymiş nevinden telkinleri birbirimize söyleyeduralım o öyle demedi.
Peki, nasıl Murat Abi? İşi gücü halletti mi?
Etti.
Her sabah seher vakti görevine hiç aksatmadan gidiyor. Kardeşi Ömer’in evinin önünde sabah akşam nöbet tutuyor. Sahi söylüyorum, orada, o evin önünde vefanın ete, kana bürüneni oluyor.
Ayağa kalktı ilk lafı “Ben gidiyorum!” oldu. Nereye? Ömer’e. Ne dinlenme, ne sıcak, ne soğuk bilir. Bu disiplininin, dirayetinin sebebi görülmemiş vefası. Murat Abi’nin meczup haliyle gıpta edilecek dostuna olan vefası…
Yeni abimize alışmak kolay olmadı.
Daha doğrusu onu anlamamız.
Yavaş yavaş kavrıyoruz işin aslını.
Karşımızda mecnun, divane bir genç değil, kutsal görevi olan birini görüyoruz artık.
Vefayı; sevip saydığımız abimizden düşe kalka öğreniyoruz.
ASLI
Çocukluk arkadaşım. Artık büyüdük, ortada çocukluk kalmadı. Ama hala aynı samimiyet, aynı sırdaşlık devam.
Birbirimizin her şeyini biliriz, ama her şeyini. Yanımızda yabancı varsa bakışlarla anlaşırız o kadar yani.
Evlerimiz yakın. Bu sebeple aynı okullarda, aynı sınıflarda, aynı hocalarda okuduk. Sonra üniversite geldi, üniversiteli olduk! Aynı sıra, aynı sınıf dönemi kapandı.
İlk zaman çok zorumuza gitti. Bir alışmışlık, bir güven var insanın içinde; nereye, hangi ortama gidersen git yanı başında koluna girivereceğin, kendini dış kapının mandalı hissetmeyeceğin biri var tabi. Sonra alıştık.
İnsana verilen en güzel nimetlerden şu “alışmak”. Her şeye, her duruma, öyle ya da böyle.
Yeniliğin ürkekliği, korkaklığı hem de heyecanı var. Bu heyecan kısmını durma paylaştık biz de. Bir baktım ki bu heyecanlar git gide farklılaşıyor. İçine değişik isimler, bilmediğim ortamlar, yabancıladığım konular giriyor. Yavaş yavaş ayrışıveriyoruz istemeden.
Ne olursa olsun, bizi birleştiren masumiyet olduğundan kopamayız.
Aslı iyi kızdır. İnce, uzun, narin yapılıdır. Sivriliklerini kendi içinde yaşar. Ortama uydu gözükür, fırtınalarını hissettirmez. Dışarıdan seninle samimidir ama bu belli bir sınıra kadar ilerler.
Oradan ötesini geçemezsin, kapılarını açmaz. Ama ben o kapılar ardındakileri de biliyorum. Dolu düşünce vardır; karmaşık, ayrıntılarla döşeli, karamsar, neredeyse her başlığın bir karşılığının bulunduğu dolu düşünce…
Bu tasavvurlar kolay birikmez diyeceksiniz; doğru kolay birikmez.
Ama Aslı, onu bildim bileli okur, okur, okur. Uzunca bir zaman ben de dâhil oldum bu atmosfere. Baktım Aslı’da okumak heves değil aradan çekiliverdim.
Ne kadar da birlikte, yan yana büyüsen o farklı, sen farklı.
Üniversitelerimiz zıt istikamette. Benim ki eve yakın, onun yolu uzun ve çileli. Sabah erkenden yola koyuluyor.
Mahallede in cin top oynarken bir Aslı bir Murat Abi sokağı arşınlıyor. Yine fıtrat gereği Aslı’yı kendince koruyor Murat Abi. Yollarının bir kısmı ortak, sabah bazen onları izliyorum Murat Abi yine tebessümlü yüzüyle, o içten tavırlarıyla Aslı’ya anlatıyor da anlatıyor. O Aslı’ya Aslı bana. Bu sayede daha kolay tanıyorum yeni abimizi.
Aslı neredeyse onun her halini gözlemlediğinden –detaycı kız- bana eksiksiz anlatıyor. Tabi biz ona meczup, çocukluğuna geri dönmüş, günahsız olarak bakıyoruz. Anlattıklarına da hem gülüyor, hem üzülüyoruz. Karışık duygular…
İkisinin muhabbeti görülmeye değer. Aslı’nın selamı bile özel. Onu görür görmez eksik etmediği gülümsemesiyle kendince hal hatır sorar;
“Aslı, neyin aslı?”
Tüm mahallelinin bildiği, gülüp eğlendiği bir lafa dönüştü bu selam. Zaten tekerleme gibi bir şey.
“Aslı, neyin aslı?”
Çocuklar bile Aslı’ya özel selamıyla seslenir oldu, onlara da eğlence çıktı. Bu durumu yadırgadı Aslı önce. Hatta çocuklara sıkı sıkı tembihledi “Söylemeyin, istemiyorum.” diye.
Ne var ki dedim, çok güzel yahu; “Aslı, neyin aslı?”
Sonra alıştı, kanıksadı. Bizim kızın düşünceleri çoktur, karmaşıktır, ağ gibidir, tuzakları vardır demiştim değil mi? Şu tatlı cümleciği bile düşünür olmuş, cevap aramış durmuş. Kafasına takmış, aklından, fikrinden bir türlü çıkaramamış. Bana bir bir anlattı. Şaşırdım, afalladım. “Nasıl olur, yapma Aslı, bir divanenin lafı ciddiye mi alınır hiç?” dedim.
Kızdı, ama çok kızdı.
Bizim arada küçük kavgalarımız, küslüklerimiz olurdu da böylesi olmamıştı. Bende yine rahatlık var, hiç takılmayacak şeyi kafasına takmış deyip bir müddet eğlendim bile, ciddi gelmedi.
Ama o ciddiymiş. Ve hakikaten “Aslı, nedir aslı?” sorusunun peşine düşmüş, cevaplar aramış. Zar zor barıştık, çok dil döktüm. “Yahu, çocukluk ediyorsun, her şey bu kadar zayıf mıydı aramızda?” dedim ikna oldu.
O masumiyet yıllarımızdaki gibi sıkıca sarıldık. Neredeyse ağlayacak oldum. Dost neymiş, ne değilmiş bir de bu yaş versiyonunu tattım.
Bu sefer sorunun peşine beraber düştük; “Aslı, neyin aslı?”
Benim mantık düz işliyor, ona söyleyemiyorum bu durumumu tabi. Her gün değişen fikirlerine arka çıkıyorum. Sonunda anladı benim halimi ama kızmadı bu sefer. Güldü geçti.
Ne yapayım ben böyleyim.
O çok değişti. Cevaplar bulup, her gün kafasını daha da karıştırıp soruyu kocaman bir yumak yaptı; derdi tasası kalmamış gibi.
Durum vahimdi bana göre; ailesi de anlamış. Bu kızda bir gariplik var demişler. Annesiyle bir gün dertleştik. Olanı biteni bir bir anlattım. İnanmadı, inanamadı. “Hadi canım, hiç öyle şey olur muymuş?” dedi.
Ama “öyle şey” dediğimiz oldu. Aslı düşündü de düşündü. Eyvah diyorum içimden, kız göz göre göre meczuplaşıyor.
Neşeli, güler yüzlü kız gitti; durgun, konuşmayan, düşünceli bir kız geldi. Ben yeni Aslı’ya nasıl alıştığımı üzülerek düşünürken yine hiç beklemediğim bir “an”da Aslı cevabını buldu. O gün yine eski heyecanıyla yanıma koştu, cevabını söyledi. Yumak eridi gitti. O da rahattı artık, bende, onun düşünceleri de.
“Cevap Murat Abi’ymiş, ta kendisiymiş.” dedi.
Anlamadım; bir de şöyle denedi.
Aslı; neyin aslı?
Aslı; vefanın aslı.
Yeni Murat Abi’mize gönülden selam olsun.












merhaba,
Çok güzel gerçekten etkileyici bir hikaye, yüreğinize sağlık.
Neden öldü demeyiz, vefat etti deriz?
diye sormuştu hocamız lisede…
“Hani ruhlar âleminde “elestü bi Rabbiküm? Ben Rabbiniz değilmiyim?” diye sorulduğunda…
Hep bir ağızdan “Belâ! Elbette!” demişiz ya…
İşte bu bir ahid imiş dünyada sınanan, o ahde vefâ edermiş mü’minler…
Vefât etti dermişiz… biz de…
Yazınız beni mahalleye, lise sıralarına götürdü de…
Tebrik ederim.
Sonsuz Selam!
Van’dan,
A.Ş.
çok hoş bir hikaye….