Tahlil Atölyesi
Kibrit Kutusu ve Termometre?
“BABAMIN BAVULU”NDAN ÇIKANLAR
BANA BİR MASAL ANLAT BABA
   Uygulama Atölyesii
SON VEDA
   Yazarlik Okulu
YAZARLIK OKULU 2007 TAKVİMİ
YAZARLIK OKULU NEDİR?
YAZARLIK OKULU 2006
YAZARLIK OKULU VE YAZAR OLMAK

ANKARA EKSPRESİ

Yazarlar

Hüseyin Bargan

Bu bayram da mutadım üzere Ankara’ya trenle gittim. Tren yolculuğunun zevki bir başkadır. Alışkanlıklar sarmalında yaşayan insanoğluna, hiç tatmadığı bir zevki duyurmanın imkanı yok elbette. Daima acelesi olan insanların yaşadığı günümüzde, uçak ve otomobil dururken treni tercih etmek, bir arkadaşın dediği gibi nostaljik görülebilir. Ama benimkisi tamamıyla rahatlık ve alışkanlığımın eseridir. 

Ankara Ekspresi konusunda Ahmet Haşim’e katılmamak mümkün değil. Oldukça düzgün ve alabildiğine rahat bir seyahat yapıyor insan. Vapurla Haydarpaşa’ya geçmeyi kendilerine engel yapanlara şaşıyorum. Gaza basıp gidilemeyeceği,  felç olmuş gişe trafiğinde anlaşılsa da insanların alışkanlıklarını değiştirmek kolay değil. İnsanın kendi arabasının olması hiç şüphesiz hayatı kolaylaştıran bir durum. Ama bu bayram dönüşünde de o kadar çok sıkıntılarla geçmiş yol maceraları dinledim ki dostlarımdan. Günümüz insanı seyyah olmaktan çok şoförlüğe talip nedense.

İstanbul’dan ayrılış hikayeleri bütün teferruatıyla seyahatnamelerde vardır da, yaşanan mutluluk anlarının yazıyla pek aldısı verdisi olmadığından mıdır nedir, kavuşmalar sadece yaşanmışlık sükutunda geçer. Gerek Haydarpaşa ve gerekse de Sirkeci garının, hangi sebeple olursa olsun trenle yolculuğa çıkanların ayrıntısıyla anlattığı o kadar çok hikayesi vardır ki…

Ahmet Haşim, deniz seyahatini ruhun bütün dertlerine deva olarak görse de tedavi için trenle çıkar Frankfurt yolculuğuna. Sirkeci garı karanlık ve sıkıntılıdır. Hastalıklar Haşim’in kırılgan ve bunalımlı yapısını daha da hassaslaştırmıştır. Kendisini yolcu etmeye kimseler gelmez. Eşlerini uğurlamaya gelen süslü yahudi hanımları dikkatini çeker. Kırkını devirmiş olmasına rağmen, Bahariye caddesine bakan küçük evi, henüz çorba sıcaklığından uzaktır. Çünkü Haşim, hastabakıcısı olan Güzin Hanımla ancak ölüm döşeğinde nikahlanır. Hareket saati gelince kampana çalar ve tren Almanya’ya doğru uflaya puflaya hareket eder.Trenin sarsıntı ve gütültüsü hasta olan Haşim’in sinirlerini iyice gerer. Akşamın ve hayallerin adamı, ufukları daraltan gece karanlığını öylece bırakıp odasında kitaplara dalar. Kitaplardan yana olan istifadesinin yüzde kırkını uykularının siyah kabusu olan pire ve tahtakurularına medyun olduğunu söyleyen  ve oldukça iyi bir okur olan Haşim’in, böyle bir yolculukta yanına kitap almaması düşünülemez.. Batılı büyük bir şairin harikulade kitabının genişliğine dalar. Bu Paul Valery’nin bir nesir kitabıdır.

Zevkli tren yolculuklarına işin doğrusu yurt dışında alıştım ben. Mergılan-Taşkent, Ufa -Çilebinski Ekspresleri dostlarla delifişek gibi yaşadığımız anılar defterinin en zevkli bölümleri.  Bizdeki ulaşımın aksine, soğuk ve geniş Rusya coğrafyasında tren, bugün de hala en başat ulaşım vasıtası olmaya devam ediyor.

Ülküleriyle idealist bir Rus olan Dostoyevski günlüklerinin bir yerinde sağlık problemlerinden dolayı Almanya’daki Ems kaplıcalarına yaptığı tren yolculunu anlatır. Haşim’den hiç ayrılmayan melal ondan da eksik olmaz. Yolculuğa o da kitapsız çıkmaz. Yanına aldığı bir dolu kitap arasından Doğu Sorunu’nu çıkarıp okumaya koyulur. Aslında onun için, kitaba gömülmenin salt okumaktan başka bir anlamı daha vardır: Bu, beni rahatsız etmeyin anlamına da gelir.

Stefan Zweig’in muhteşem yabani dediği koca Lev Tolstoy, firari gibi kaçtığı evinden uzaklaşmak için bindiği tren, yaşlı ve hasta vücudunu ancak Astapova istasyonuna kadar götürür. Tolstoy burada son nefesini verir. Bu istasyon her Tolstoy okuru için bugün hala önemli ziyaretgahlardan birisidir.

Orsk şehrindeki dostu Ahmet Efendinin Kütüphanesini görmek için Orenburg’tan trene binen Rıza Fahrettin yanına Maarri’nin Oksford’da basılmış olan El-Gufran kitabını alır. Kazak bozkırına çıkan tren hızla yol alır. Rıza Fahrettin oturduğu kompartımanın penceresini açarak  akıp giden kazak köylerini ve bozkırı seyretmek arzusunda olsa da, yanında getirdiği kitabı eline alıp okumaya koyulmaktan kendini alamaz. Bazen başını kaldırıp etrafa dalar. Tarihçi muhayyilesiyle, Toktamış’la savaşmaya gelen Timur ordularının buralardan geçtiğini hayal eder. Bazen kitaba bazen etrafa göz atan Rıza Fahrettin, en sonunda kitabı kapatıp sahrayı seyretmeye koyulur. Bu yolculuğun diğer bir sebebi de, bir kabir ziyaretidir.  Beni karakışta Ufa-Çilebinski Ekspresine bindiren ve sonra Kazakistan sınırındaki Troysk yollarına vuran sebep de böyle bir sebepti.

Reşat Nuri, Anadolu’yu güler yüzlü sevimliliğiyle eğitim müfettişi olarak dolaşır. Gazete ve sigarasını yanından eksik etmeyen Reşat Nuri, çantasının bir gözünü de illa ki kitaplara ayırır. Afyon’a doğru trenle yol alırken aynı kompartımanı paylaştığı bir mühendise yeni çıkmış bir romanı vermemezlik edemez. Pek tekellüfsüz hayatı içerisinde bu seyahatlerde en büyük lüksü bavuluna koyduğu birkaç şişe temiz sudur. Çünkü trenin istasyonda durmasıyla onun yolculuğu sona ermez. Külüstür bir minibüs, bir kamyon onu Anadolu’nun ücra bir yerine götürmeye devam eder. Ama tren yolculukları onun için bir dolu yanık hikayenin usanmadan dinlenildiği rahat yolculuklardır. Hele bir sonbahar günü yazlık elbise ve iskarpinleriyle Çatalca’ya günübirlik yaptığı tren yolculuğu, acısıyla tatlısıyla insanı tebessüm ettiren cinstendir. Yağan yağmurla ıslanan elbiseleri zayıf vücuduna yakı gibi yapışır.

Delişmen Sait Faik, Kadıköy’de takıldığı bir Anadolu ailesini Haydarpaşa’ya kadar avareliğiyle götürür. Burada bir yerlere gitmenin hayallerini kurar. Ben de her Haydarpaşa’ya uğradığımda bu hayal adamını düşünmedem edemem. Selim İleri’nin Haydarpaşa’sından daha çok Sait Faik’inkisi beni sarıp sarmalar.

Kuşkusuz 1930’larda Ahmet Haşim’i rahat ettiren Ankara Ekspresi bu gün daha çok şeyler vadediyor. En güzelinden mis gibi çayınızı yudumlarken, ay yıldızlı pencerelerin ardından lacivert geceyi seyredebilir ve benim gibi Dünyanın En Pis Sokağı’nı bitirebilirsiniz. Bu yolculukların uzun sürmesinden dem vuranlara, eğer kitaba tutunarak yaşıyorlarsa Alain’in Sabır söyleşisine bir göz atmalarını salık veririm. Ama yolcu olmaktan çok şoför olmak isteyenlere diyecek bir sözüm yok.

1 Yorum var

  1. Gönderen sibel özşirin Tarih November 18th, 2007

    Hocam yazınızı imrenerek okudum. Çünkü maalesef bünyem vapur dışındaki bir vasıtada kitap okumama müsaade etmiyor. Yolculuk esnasında bitirdiğim bir
    kitap olmasa da, çocukluğumda Karadeniz’e otobüsle
    yaptığımız seyahatleri hatırladım. Kıvrılarak akıp giden yolları, yol kenarları boyunca dizil miş rengarenk tarlaları,bir tepeden sonra denizin birden ortaya çıkıp bize eşlik edişini sonra da göründüğü gibi aniden ortadan kayboluşunu… Sarı ve yeşilin ne kadar çok tonu olduğunu hayretle farkedişimi…Şimdi “yolcu”luktan “şoför” lüğe geçişimin aslında tenzil-i rütbe olduğunu anladım sayenizde. Bir şoförün katettiği kilometrelerde seyredebildiği sarılar ve yeşiller sadece trafik lambaları çünkü…

Posting your comment.

Yorum Yap

    Yazarlar

      Harun Tokak
      Issık göl şehidi
      Ali Bulaç
      "LÜZUMSUZ MERHAMET!"
      Sadık Yalsızuçanlar
      Hz. Mevlana’yı Okumak
      Berat Demirci
      "TO BE"
      Dr. Selma Karışman
      ŞİİRİMİZ VE BİZ -1-
      Mahmut Nefise
      TAİFE-İ SANATKÂR
      Şeref Yılmaz
      Şehirlerin Dili
      Hüseyin Bargan
      RAFLARDAKİ EKSİK KİTAPLAR
      Münir Arıkan
      Kurumsal Gıybet
      Talat Ordu
      MEVLANA, OĞUZ ATAY, FAZIL SAY?
      Niyazi Sanlı
      SON CÜMLE

      Arsiv

      • March 2008
      • February 2008
      • January 2008
      • November 2007
      • October 2007
      • September 2007

_blank

  •