ALNIMIZIN YAZISI YAZIMIZIN YAZISI
Abdulkadir AKKAYA
Her insanın bir alın yazısı olduğu gibi milletlerin ve dillerin de alın yazısı vardır.Son yıllarda İngilizce dersinde yazılan kompozisyonlarla Türkçe olarak ifade ettikleri bir yazı neredeyse aynı kısalıkta ve tabiri caizse aynı güdüklükte kaldı. Yazarken, konuşurken adeta kelimeleri unutur hale geldik. Her zaman daha kısa, sokak ağzı veya internet ağzı konuşmayı tercih eder olduk. Biraz edebi, kitabi veya uzun cümle duysak veya kullansak yadırganır olduk. Yakın zamanda yazılmış çok değerli bir eser bile bizden uzakta kalmış. Kelimeleri sanki yabancı dil gibi algılanıyor. “Neden böyle yazmış? Biraz zor ve Arapça gibi!” diyenlerin sayısı hiç de az değil. Belki de ben bile şu anda aynı mahrumiyeti yaşıyor ve öz anlatım dururken, sözü eveleyip geveliyorum.
Dilimize karşı biz mi tembel olmuşuz veya vefasız kalmışız yoksa bizden öncekiler mi? Yoksa alnımızın yazısı dilimize de mi yansımış? Gencimizden orta yaşlımıza; bizler birbirimize hitap ederken, nezaket ifade eden kelimeler kullanırken, iletişim kurarken veya herhangi bir olayı anlatırken konuşma sorunu yaşıyoruz. Azıcık yaşlı olanı da anlayamıyoruz.
Kâh kelimeyi yanlış anlamda kullanıyoruz kâh ifade etmekte zorlanıyoruz. Bazen de ifade etmek için ciddi bir israf-ı kelamda bulunuyoruz. “Çok konuştum galiba!” diyoruz. “Cümleyi uzun kurayım.” deyince de yüklem hatası yapıyoruz. Az ve öz konuşma zor bir hale geldi. Bize bırakılan bir yığın miras eserler de bize fersah fersah uzaklıkta kalmış. Kelimeler bizden çok uzakta bir yerde duruyor. Sanki bize ve bizim dilimize ait değiller. Acaba her dil için de aynı sıkıntı var mı?
“Kem âlattan (aletler) Kemâlat olmaz.” derler. Elbette kullandığınız dil malzemesi, kelime dağarcı ve miras olarak aldığınız diliniz ile aranızda bir kopukluk varsa kâmil insan olarak konuşmalarınızda inciler mercanlar dökmek bir hayli zorlaşır. İnsan kelimelerle düşünür, kelimelerle konuşur. Eskisi ile yenisi ile bu dil bizim öz mirasımızdır ve geleceğin emanetidir. Bizde de emanet yani!
Nef’i Erzurum’un Hasankale’sinde, Şair Nabi Urfa’da yetişmiş ve eserleriyle ta bugüne kadar adlarını duyurmuşlar. Erzurum’da Kadı Dahir Efendi kör bir adam. Arapça bir eser tercüme yapıyor ve o dönemin tanınmışları arasında vefayla anılıyor. Tabi o zamanlar bilgi dilden dile, kulaktan kulağa yayılıyor. Yazılı kültürün çok olduğu günümüzde o günkü sözlü kültür daha ön planda. İyi donanımlı olan medrese bugünün üniversitesinin yerini almış. Nabi’nin bir Hac seferinde yanında yanlış vaziyette uzanan bir emir’e bir anda söylediği üç beş kelam hem nasihat hem de şiir olmuş.
“Sakın terk-i edepten Kuy-u mahbubu Hüdadır bu
Nazar gâh-ı ilahidir Makam-ı Mustafa’dır bu.”
Oturup günlerce kalem elinde beklemeden o anda içindeki ızdırabını ortaya koymuş. Sözlü kültürün çocuğudur ama bize göre şiirde mastır ve doktorasını çoktan bitirmiş bir insandır.
Kadı Dahir Efendi dilden dile kulaktan kulağa ilim sahibi oluyor, hatta ismiyle müsemma bir yere Kadı oluyor. Kıssay-ı Enbiya adlı kitabındaki eserinde Yusuf (asm)’ı ve kıssasını çok güzel anlatıyor. Yazdığı “Muhammediye” adlı meşhur eseri Erzurum ve ahalisinde neredeyse her evde bulunuyor. Tarihte en az 11 tane böyle Dahir Efendi gibi kimseler yetişmiş. Siz bu insanlara tamamen cahil veya ümmi diyemezsiniz. Güzel sanatlar bizde belli bir zümrenin işi olmasına mukabil o dönemde toplumun her katmanına yayılmış. Şiir yazma, yazar olma, entelektüel kişilik elde etme hep elitlerin veya burjuvanın işi diye bilinir. İşte size bir örnek; Fuzuli Kerbela’da, taşrada yetişmiş. İstanbul’a hiç gelmemiş ama kendi beldesinde o günkü imkânlarda üniversite tahsili gibi medrese eğitimi almış. Aşkın tarifini Fuzuli’den öğreniyoruz ve aşkı aynı ölçüde ne tarif edebiliyoruz ve ne de yaşıyoruz. Dili ne kadar güzel kullanmış, kelimelerle adeta dans etmiş. Bugün kaçımız şu imkânlarda böyle eserler icra ediyor ve şu gök kubbede Sadi’nin bir hoş sedasını bırakabiliyoruz?
Ali Şir Nevai Özbekler tarafından okunur. Kitapları da alınır ve bu eserlere halk ciddi bir muhabbet duyar. Eskiden yazılmış ve günümüz dünyası çok farklı diyerekten, bunların hepsini bir kalemde silmek elbette kolay değil daha doğrusu doğru değil. Zaman içinde bu güzellikleri terk etmiş, sırtımızı dönmüşüz ama o güzel eserler daha sonra da cazibe merkezi olmuş. Şu popüler kültürde bile onlar kendini bize tekrar beğendirmiş. Öyle gözüküyor ki devam edecek.
Bugün İran’da Firdevs’inin Şehnamesi hala okunuyor. Fransızlar Moller’i, İngilizler de Shakespear’i anlıyor. Ama biz hala yetmiş sene önceki Nutuk’u bile anlayamaz olduk. Tarık Zafer Tunaya’nın yazdığı eseri bile 10 yıl sonraki nesil anlayamıyor. Hiç unutmam askerliğim dönemimde duvarlara yeni asılmış “Gençliğe Hitabe” ve Nutuk’tan bazı yazılar görmüştüm. Aklıma İstiklal Marşı da geldi. Acaba dedim marşımız da değişecek mi? Anlaşılsın diye şu anki Türkçeye çevrilecek mi? Hatta bir subayımız artık bundan sonra her yerde bu tercümelerin asılacağını da söylemişti. Bilmiyorum şu günlerde öyle bir çalışma var mı? Geçenlerde bir arkadaşımla bu konuyu konuşurken cadde üstündeki işyeri dükkânlarının isimlerine bir göz attık. Ne görelim beş tabeladan nerdeyse dördü yabancı kelimelerden oluşmuş. Biz hem dilimizi hem edebiyatımızı hem de halk dilindeki o naif deyişleri öyle bir terk etmişiz ki en parlak aynalara bakıyoruz ne gölle kalmış ne de toz kalmış bizden. Dilimizdeki bu tahribat tâbi erozyon gibi beraberinde ne varsa almış götürmüş. Bugün artık çok geç kalınmış diyebilirsiniz. Bu bizim alın yazımız ise başka lafa ne hacet. Ete kemiğe bürünüp Yunus gibi görünmek gerek. Dilimizin yazısı alnımızın yazısı gibi olmasın. Gelin hep beraber daha fazla okuyalım, geçmişimizle yüzleşmekten korkmayalım. O ayna vicdan aynası gibi bize yalanı ve yanlışı göstermez. Yazarken, konuşurken annemizin ak sütü öz dilimizi kullanalım.
“Derdini ağyara ifşa eyleme derler amma derdimizi duymadık ağyar mı kaldı?”
Bizde halimizi sizlere izhar eyledik, zaten duymadık ne dost kaldı ne de düşman. Daha güzel ve saf Türkçe için yeni lügatler yazmaya ne gerek! Hakikat tüm dehşetiyle ortada. Görene… Sürçü lisan eylediysek af ola.












abdulkadir akkaya abi her nerede ne yazdı isen ilgiyle takibindeyim selam ve hürmetler