February 2008 için arşiv

RAFLARDAKİ EKSİK KİTAPLAR

Beğendiğim yazarların bütün eserlerini, kütüphanemin raflarında görmeden rahat edemem. Daha sonra yazıklanıp durmamak için; yenileri çıkar çıkmaz, eskileri de görür görmez alırım. İhmal edip bitimlik yeni çıkanları, veya sahafta rastladığım eskileri almasam bilirim dilgir olacağımı. Masa üstünde hoşça kal diyeceği günü bekleyen, sağdan soldan alınmış ödünç kitaplar, bende huzur bırakmazlar çünkü. Kütüphanemin en görünen  yerinde sevgili yazarlarımın külliyatlarını yekvücut halinde görmek isterim.Yazarımın eksik bir eseri, sanki kafamdaki karanlık  noktaları aydınlatacakmış gibi gelir. Külliyat okumalarıyla  daha bir kucaklar kuşatır insan yazarlarını. İnci Aral gibi ben de, güvendiğim yazarların bütün kitaplarını sevmek zorunda olmadığımı gördüm. Ama en azından içimi kemirip duracak bir belirsizliğin ortadan kalkması için fotoğrafın eksik karelerinin elimde olmasını yeğlerim.“Şiirime sokabildiğim her kelime beni bir ülke fethetmiş kadar sevindiriyor.” Diyen Cahit Sıtkı Tarancını’nın eserlerini ölümünün üzerinden şu kadar yıl geçmiş olmasına rağmen hala toparlayamamışızdır. Eni konu üç dört kitaplık bir külliyat.Üniversite yıllarında nasıl da yana yakıla aramıştım eserlerini. Deryadil adam Salah Birsel’in dediği gibi; gençlik dönemleri kendi yazarını bulmak uğrunda delicesine kitaplara saldırıldığı, hatta yastık yapıp yatıldığı yıllardır. Ulaşmak isteyip de ulaşılmaz olan kitaplar nasıl çalar insanı yerlere? Ziya’ya Mektuplar’ını üniversite kütüphanesinden alıp okuduğumu ve vurulduğumu hatırlıyorum. Çok sonraları Kadıköy’de Moda caddesindeki Sarraf Ali sokakta avladım o civan kekliği. Pek kelepir olmasa da uğrak yerlerimden biri oldu Çınardibi Sahaf. Oradan aldığım elimdeki çağla yeşili yıprak kapaklı, sararmış sayfalı Mektuplar’ı, yıllarca döne döne okudum. Mektuplar’ın 1957’den bu yana, pek çok halis şöhretin eserleri gibi, bir daha basılmamış olması, nesiller arasında dipsiz boşluklar açtığını düşünmüşümdür hep. Edebiyat envanterimizin mektuplar bölümünün bir numaralı eserinin hayatımızdan yıllarca el ayak çekmiş olarak kalması acı bir durum değil midir?. Oysa ne hoş, ne dost ve ne öğretici şeyler vardır içinde.Tanıtım kitaplarında okuduğum iki üç hikayesi  yanılmıyorsam, Selahattin Önerli’nin toparladığı Ankara baskısı hikayelerinin peşine takmıştı beni. Ankara’ya yolum düştüğünde, bulurum ümidiyle sahafları az dolaşmamışımdır. Gün Eksilmesin Penceremden yayınlandıktan sonra, “şiir adamın” aynı zamanda “hikaye adam” olduğunu görmüş olduk. Yıllarca gazete ve dergi sayfalarında kalıp gitmiş bu hikayeler için usta yazar  Tanpınar’ın; “Ne güzel, ne zevkli nesri vardı.” Demesine rağmen aldırış etmedik. Cahit Sıtkı, sigara ve içki parası yapmak için yazdığı bu hikayelerin, şiirinin önüne geçmesini istemediğinden olsa gerek, sanat dışı bir hadise gibi saklar ve hatta bunların altına nadiren Cahit Sıtkı imzasını atmıştır. Ama bu hikayeler Tanpınar gibi usta ve ihtiyar romancı Hüseyin Rahmi’nin de dikkatinden kaçmaz.. Türk edebiyatının mufassal bir tarihi yazılmış olsa, Cahit Sıtkı’nın şairliğinin yanında hikayeciliğinden de birkaç paragraf olsun bahsedilmelidir. Renklerinin bütün tonlarıyla yazarlarımızı tanımak için bu gereklidir. Şöhretini önemsediğini saklamayan Cahit Sıtkı, yeni çıkan şiir kitaplarına bütün şairlik titizliğiyle ithaflar yazarak,  şair ve sanatkar dostlarına göndermeyi ihmal etmez. Bin bir ihtiras, bin bir heyecanla yazılan şiirler, yazarın göçüp gitmesinden sonra da yayınlanmaya devam eder. Diyarbakır’daki Ulu Cami havlusunda, kızlı erkekli on beş yirmi çocuğun hep  bir ağızdan yaş otuz beş’i koro halinde okumaları Türkçe’yi kabzasından sıkıca kavramış olan şair Cahit Sıtkı’yı, asırlar ötesine taşıyacağının göstergesidir. Geçtiğimiz yıllarda Sait Faik’in bütün hikayeleri tek bir  cilt olarak yayınlandı. Bütün sanatkarlar hayatları boyunca ortaya ne koyarlarsa koysunlar,  yaptıkları tek bir eseri vücuda   getirmek değil midir zaten?Hiç kuşkusuz dünya edebiyat hazinelerinin dilimize kazandırılması gerekli ve iyi bir şey. Bunda yüksünecek bir taraf yok. Ama yarını meçhul, popüler eserler bile ortalıkta dolaşıp dururken, benim coğrafyamın çiçeklerini elde etme zorluğu yaşayan, bir nevi okuma hürriyeti elinden alınmış nesillere, geçerli diyecek bir sözümüz yok. Yoksa onlara; “İnsanoğlu kültürünü istediği gibi değil, bulabildiği kitaplara göre ayarlar.” Mı demeliyiz?