January 2008 için arşiv

Şehirlerin Dili

Şeref Yılmaz
 
Bu yazı, şehirle ilgili olduğu için kırlardan bayırlardan ve köy hayatının sadeliklerinden söz etmeyecek; sıladan değil gurbetten söz edecek…
Bizde şehir, daha çok gurbettir; köy de sıla… Şehrin büyük bir kısmını sıladan gurbete gelenler, yani köylüler oluşturur.
Şehir, yapısı itibariyle medenileşmeyi zorunlu kılar. Zaten, “şehir” ve “medeniyet” kavramları birbirini tamamlar. “Yesrip” denilen belde, Allah Resulü’nün hicretinden sonra “Medine” adını almıştır. Bu isim “medeniyet” kelimesiyle aynı kökten gelir. İngilizcedeki “civilation” kelimesi de aynı manayı içerir. “Civilation” kelimesi, “medeniyet” anlamına geldiği gibi “sivilleşme” anlamına da gelir. “Sivil” dediğimiz kelimenin de aslı zaten buraya dayanır. Öyleyse “sivil” olma hâli, “medeni” olmakla yakından ilgili… Ya da şöyle mi demeliyiz: Medeniyet, sivil hayatta “neşet” eder.
Şehirlerin dili vardır. Bu dili anlamak için o şehri kuran medeniyeti tanımak şarttır. Bu “zorunluluk”, tarihî şehirlerde kendini daha da öne çıkarır. Her şehir, doğduğu medeniyetin türküsünü söyler. Medeniyetler de doğurduğu şehre, kendi boyasını çalar. Köy olarak kalmış bir medeniyeti, tarih henüz kaydetmemiştir. Çünkü medeniyet demek, şehir demektir. Öğrendiklerimizi kendimize mal edip davranış hâline dönüştürebilmek şeklinde de tanımlayabileceğimiz kültür, ancak örf ve inançların potasında yoğrularak medeniyeti meydana getirebilir. Bu değişim ve dönüşümün muhtevasında kitap, kütüphane, yazma, okuma, mektep medrese ve tekkeye kadar birçok sacayağı vardır. Medeniyetler nerede “neşet” ederse orası şehir olur.
Şehirlerin her ülkede kuruluş şekli farklıdır. Bu da yine medeniyetle ilgilidir. Bizim şehirlerimizin, hatta köylerimizin bile merkezinde cami vardır. Yollar hep camiye çıkar. Cami, merkez kabul edilir. Yaşarken günde beş kez oraya gelinir, bu fani hayata veda ederken yine son kez oraya uğranır. Cami, hayatın da ölümün de uğrak yeridir.
Bizim şehirlerimizde, çıkmayan sokaklar vardır. Bu sokaklara ana caddelerde değil mahalle aralarında rastlanır. Aile mahremiyetimizin bir tür yansıması olan bu “çıkmaz sokaklar” da medeniyetimize dair çizgilerden biridir.  Sadece bu sokaklar, evlerin birer parçasıdır ve sadece bu sokaklarda aileler dışarıda oturabilirler.
Şehirlerin başı var bir de… Başşehir/başkent… İdarenin, tahtın, tacın merkezi; ayağı… Onun için “payitaht” denilmiş olmalı… Tahtın ayağı nerede ise şehrin başı orasıdır. Hükümet nerede icraat yapıyorsa başkent orasıdır. Başkentlerin bir kapısı tarihe, diğer kapısı geleceğe açılır. Eski başkentler, yıllar geçse de yine başkenttir. Tanpınar’ın ifadesiyle; “Bir başkent daima başkenttir.” Kaderin onlara biçtiği bir rol olduğuna inandım öteden beri… Her başkentin tarihe müzelik yapmak gibi bir görevi var sanki… Geçmişi geleceğe taşımak gibi bir bakıma… Zorlu mücadelelere şahit olsalar da mahrumiyet bilmezler… Bir başkent, kendini her zaman merkeze koyar ve merkezde görmek ister.
Şehirlerin de ruhu olduğunu kabul etmeliyiz. O ruh, bütün bir medeniyeti barındırır. Evliya Çelebi: “Bursa, ruhaniyetli bir şehirdir.” der. Özellikle başkentlerde bu ruh sürekli hareketlidir. Bizim şehirlerimize ruh veren, biraz da türbelerdir. Çünkü türbeler, bizim medeniyetimizi oluşturan esaslı bir unsurdur. Bizler, ölülerin “siyanet” elinin, diriler üzerinde sürekli dolaştığına inanan bir medeniyetin çocuklarıyız. Şehirlerimize hayat veren ruh, dirilerden çok ölülere aittir. Tarihî şehirlerimizin bugünkü durumuna bakanlar bunu çok daha iyi anlarlar. Başkentlere ya da şehzade şehirlerine hâkim olan ruh, üzerinde yaşayanlara ait değildir. Şehir statüsüne yeni kavuşmuş yerlerde nasıl bir ruh var? Daha doğrusu ruh var mı? Şehirlerimizin bugünkü en önemli meselesi bence budur. Şehirlerimizdeki ruhsuzluk; mimariden, çevre düzenlemesine kadar her şeyi olumsuz etkiliyor. Günümüz insanının bir hedefi, gayesi, ideali ve inancı olmalı ki şehirlerimiz ruh kazanabilsin. Şehirler, insanlarla ruh kazanır. Üzerinde yaşayanların olmadığı şehirler ölüdür.
Başkaları için yaşama düşüncesini unutalıdan beri, sanki şehirlerimiz çarpık bir yapılaşmaya mahkûm oldu. Kutu kadar kaçak mekânlar inşa edebilmek için kimlerin hakkına tecavüz etmiyoruz ki! Kaçak yapılar neyin ifadesi? “Diğergamlık” düşüncesinin mi, inancın mı yoksa imanın mı? Hayır! Sadece ruhsuzluğun ve köksüzlüğün işareti olan kaçak ve çarpık mimari, gelecek nesillere de hayat hakkı tanımayacak kadar arsızlaştığımızı ve duyarsızlaştığımızı gösteriyor.
İnanç, iman, düşünce ve duygular; şehirlerimize birer “rayiha” gibi siner. Şehirlerin mimarisinden çevre düzenlemesine kadar karşılaştığımız sıkıntılar, hep bu ruhun yansımasıdır. Unutmayalım her şehir; “tecessüm” etmiş bir ruhtur.

SON CÜMLE

Niyazi SANLI
 Yazının sonunda varacağımız ve söyleyeceğimiz cümleyi en başta ifade edelim: Son cümleniz belliyse kalem ve kağıda cesurca sarılıp duygu ve düşüncelerinizi aktarmaya başlayabilirsiniz. Aksi takdirde masadan uzak durun çünkü kayda değer bir yazı ortaya çıkmayacaktır.
 Bir açıdan bakıldığında ev inşa etmekle yazı kaleme almak arasında fark yoktur esasen. Mühendis, inşaata başlamadan ölçer, biçer ve bir plan yapar. Plan çerçevesinde de evi inşa eder.
Yazı da böyledir. Yazar beslendiği kaynakların yardımıyla ve sosyolojik tahlilleri ile önce kafasında kurgu yapar.
 Lakin yazı beton bir bina veya mekanik bir makine gibi değildir. Yazar her ne kadar plan yapsa da “yazı” ve/veya “kahramanlar” gemi azıya alıp yazarı peşinden sürükleyebilir. Çünkü yazar, bazı kahramanları daha çok benimser, bazılarına daha çok kalbi yakınlık hisseder tıpkı okuyucu gibi. Kahramanların bazısında kendini daha fazla bulur.
 Yazarın yazarken emin olacağı tek şey; ne yazmak istediği ve nereye varmak istediğidir. Kafasında düşünce adacıklarını ete-kemiğe bürüyüp elbise giydirerek okuyucuya sunar.
 Bir yazıda yazarı en çok zorlayan ilk ve son cümledir. Nasıl başlayacağı ve nasıl bitireceği tam bir doğum-ölüm meselesidir.
 İlk cümleyi yazmak tohumun toprakta çatlaması gibidir. Yazar ilk sözü yazana kadar çatlar, ruhundaki, kalbindeki ve kafasındaki pek çok engebeli yolu kat eder. Bir çocuğun ana rahmine düşmesi gibi ilk sözü yazmak yazarı allak bullak eder. İlk sözden sonrası akar, akar, akar… Zira düşünceler bir vadiye girmiştir ve yokuş aşağı yuvarlanarak çığ gibi yuvarlanır.
 Son cümle tam bir doğum telaşıdır. Günler, aylar hatta yıllar süren bir yazının sonunda yazar, en güzel “son”u yazmak ister. Doğum sancıları çeken bir kadın gibi kıvranır geceler boyu. Bütün sancıların sonunda o son cümle gelir. Yazar beğenmez. Başka bir son arar. Belki elli defa yüz defa değiştirebilir. Bu değişikliklerde yazarın ruh hali tesirli olabileceği gibi yazıdaki kahramanlar da yazarı zorlayabilirler.
 Son cümleniz belli ise yazmaya başlayabilirsiniz. Bundan kasıt; yazının sonunda ne yazacağınızı bilmeden zuhurata tabi olup yazmaya başlamayın, demektir.
 Son cümleniz belliyse yazmaya başlayabilirsiniz. Kahramanlarınız sizi bekliyor.

“LÜZUMSUZ MERHAMET!”

Ali Bulaç
 
Mutlaka basından izlemişsiniz: Aralık-2007’nin başlarında İzmir’in Seferhisar İlçesi’ne bağlı Sığacık ve Akarca kıyısı arasında içinde 85 kişinin bulunduğu mülteci teknesi battı. 2’si kadın 41 mülteci hayatını kaybetti. “Umuda yolculuk” adı verilen bir maceraya atılıp hayatını kaybedenler Filistinli, Somalili, Irak, Nijeryalı ve Moritanya uyrukluydu. Tabiatıyla başka ülkelerden, özellikle Afrika ve Asya kökenlilerden insanlar da sık sık aynı dramı yaşamaktadırlar.
       Son zamanlarda bu tür haberleri daha çok duyar olduk. Neredeyse her hafta Yunanistan açıklarında balık istifi mülteci teknesi batıyor. Son beş yılda Türkiye üzerinden herhangi bir Batı ülkesine sığınmaya çalışıp yakalananların sayısı 310 bin kişi. Yakalananlar aylarca belli merkezlerde tutuluyor, kötü şartlarda bekletildikten sonra ülkelerine iade ediliyor. Ölüm ve yakalanma riskine rağmen yine de belli bölgelerden ve ülkelerden binlerce insan Avrupa’ya kapak atmanın yollarını aramaktan vazgeçmiyor. Eğer köklü ve kalıcı tedbirler alınmayacak olursa, önümüzdeki dönemde benzer olaylara daha çok tanık olacağız.
      Bundan 30 sene önce bugünkü trajedilerin yaşanacağını bazı bilim adamları haber vermişti. Daha 1980’lerde yapılan bir hesaba göre, çeşitli sebepler dolayısıyla ve zaman içinde her sene Güney’den ve Doğu’dan Batı’ya ve Kuzey’e 75 milyon kişi göç etme teşebbüsünde bulunacaktı. Tabii ki bunların teşebbüslerinde başarılı olacakları beklenmiyordu. Fakat teşebbüslerin arkası kesilmeyecek ve her seferinde İzmir-Seferhisar’da yaşanan trajedinin benzerleri yaşanacaktır.
      Göç veya iltica kadim bir beşeri olgu olmakla beraber, küreselleşmeye paralel olarak yeni bir şekil kazanmış bulunmaktadır. Bu konu ilk gündeme geldiğinde bilim adamları en önemli sebebin “ekolojik felaketler” olacağını söylüyorlardı. Bugün bu kısmen doğrulanıyor, özellikle Bengladeş’te meydana gelen büyük sel felaketleri milyonlarca insanın yerinden olmasına yol açıyor. Ancak sorunun salt ekolojik felaketlerden kaynaklanmadığı muhakkak. Buna nükleer denemelerin yer kabuğunun derinliklerinde tetiklediği depremler –ki elbette depremler de sel felaketleri gibi doğal afetlerdir-, bölgesel savaşlar, iç çatışmalar, askeri işgaller, baskı rejimleri ve bir türlü sona ermeyen açlık tehlikesi ve kitlesel yoksullukları da ilave etmek gerekmektedir.
      Batılı ülkeler, sınırlarını mültecilere karşı azami tedbirleri alarak korumaya çalışıyorlar. Bu konuda da son derece acımasız ve katı davranıyorlar. AB üyelik sürecinde Türkiye’den talep edilen önemli tedbirlerden biri sınırlarını mültecilere karşı sıkı korumasıdır. Bir bakıma Avrupa, Türkiye’yi bir “tampon ülke” olarak kullanmak istemektedir. İnsani değerler, temel insan haklar gibi konular ise mülteciler için söz konusu edilmiyor, hatta asgari seviyede insani acıma ve merhamet duygularına bile yer verilmiyor. Kısaca Batı ne refahını paylaşmak istiyor ne de yoksulların gelmesini.
      Batı’nın bu konuda çok acımasız olduğunu 2006 yılında yaşanan büyük bir trajediyle adeta belgelenmişti: Hatırlanacağı üzere Bahama bandıralı bir turistik gemi Sisam adası açıklarında Somalili ve Moritanyalı 22 kişiyi boğulmak üzereyken kurtarmıştı. Uluslar arası anlaşmalara göre bunları herhangi bir ülke kabul etmediğinden onları tekrar denizin ortasında kaderleriyle baş başa bıraktılar, üstelik gemi gezi programını geciktirdiği için yolcuların tazminat talebiyle karşılaştı ve kaptan görevinden alınmak suretiyle cezalandırılmış oldu. Kaptanı işinden eden suç, boğulmak üzere olan 22 insan evladına (22 Ademoğlu) gösterdiği “lüzumsuz merhamet” idi. (Leyla İpekçi, Zaman, 12 Aralık 2007.)
      Bu olay insanlığın geldiği nokta hakkında bize bir fikir vermeye yetiyor. Kendi refah adacıklarında başkalarına karşı herhangi bir sorumluluk duymayan zenginler –ki bunlar genellikle Kuzey-Batı’da toplanmış bulunuyorlar-, bu insanlık dramıyla kendi refahları ve dünyada kurdukları düzen arasında herhangi bir illiyet bağı kurmuyorlar. Ama Filistin, Irak ve Afganistan’da insanları mülteci olmaya sürükleyen asıl sebebin binlerce sene kendi yurtlarında onurlarıyla yaşayan insanların bir anda yerlerinden edilmeleri olduğunu unutuyorlar. Bu insanlar eğer işgale uğramasaydı, ülkeleri savaş alanına çevrilmeseydi bu hallere düşmeyecekti. Bunlara kısaca “işgal veya savaş mağdurları” diyebiliriz. Daha öncesinden yüzyıllarca süren sömürgeciliği, emperyalist yağma düzenini ve bugün “küreselleşme” olarak kılık değiştirmiş vaziyette karşımıza çıkan vahşi kapitalizmin yeryüzü ölçeğinde yol açtığı yıkıcılığı eklemek gerekir.

ŞİİRİMİZ VE BİZ -1-

 

Yıldızlar niye sönmüş gecelerinde
Sabah vakitleri sarıda bin naz
İlmekler ayrıldı tezgâhtan bir bir
Yemenime konmaz oldu oyalar
Şu Âleme kulak vermeli biri
Sır ellerinde, sen neredesin şair!…
 
 
Dr. Selma KARIŞMAN
 
Şahıs zamirlerinin dördüncüsü olan kelimeyle toplumca sorunlar yaşıyoruz uzun zamandır: “Biz”. Bu adı küçük, şanı büyük sözcük, belki de şu anda olduğu kadar çaptan düşmemişti hiç, bizim için. Böyle gidersek ortada neredeyse ne tecrübesi, ne duygusu, ne tasavvuru kalacak. Üstelik “biz” aşındıkça, kırılıp sırtını döndükçe bize, kaybolmaya yüz tuttukça bizden, diğerleri iyiden kral kesiliyor başımıza: Bütün egoizm ve kibriyle “ben”, olanca mesafesi ve rekabet referanslarıyla “sen” ve “siz”, bütün ayrımcılık ve dışlayıcılığıyla “o” ve “onlar”… Kısacası biz, bir ötekiler toplumu olma yolunda limit tanımayan bir hızla ilerlemekteyiz. Herkes birbirini “öteki” üzerinden tanımlama konusunda kıyasıya yarışıyor. Şeceremizden şeklimize, okulumuzdan mahallemize, düğüm atışımızdan toplu iğnemize kadar her şeyimiz bir öteleme, ötekileme sebebi. Hattâ gitgide kendi öz benliğini, “iyiliğin, doğruluğun ve güzelliğin ilham edildiği nefsini” bile kendisine ötekileştirmekte maharet kesbediyor bizsizliğin bireyleri. Yalnız kendi bizine değil, bizzat kendine yabancılaşıyor. Bu içler acısı yarış ve rekabetin amansız süreç ve sonuçları; reyting, traj, trend ve rantın vazgeçilmez unsurları olarak hücum ediyorlar hayatlarımıza…
 
Bize dönmemiz, yeniden biz olmamız, bizde devam etmemiz; bizi yapan değerlerimize, bizi kuran zevkimize, şiirimize, musikimize, sanatımıza, sevme ve yaşama biçimimize, mâna ve değer iklimimize kavuşmaktan geçiyor. Bu vuslat; biraz nedamet, biraz gayret, biraz da ferasete muhtaç elbette. Yani gayrete. Bütün anlama ve anlamlandırma arzularında olduğu gibi… Sonuçta yeniden ortak mazi tecrübesi, ortak istikbal tasavvuru ve bunların hayati neticesi olan aidiyet duygusuna kavuşmak, yeniden biz olmak için.
 
İşte burada, yani tam da bize ait olana koşmamızın artık ertelenemeyeceği bir zamanda, ortak mazimizin sisli ve esrarlı tülünün ardından, olanca kırgınlığına rağmen onca vakar ve lûtfuyla tebessüm ederken görüyoruz şiirimizi. Bizim şiirimizi. Sözüyle sesiyle, ızdırabıyla neşesiyle, diliyle ahengiyle, bize özgü güzelliğiyle, bize has bir hayatın usaresini, özünü. Kelime anlamı, lisanımızda; anlamak, bilmek olan şeyi. Tanımı ise şair ruhların elinde, dilinde, yüreğinde binbir mânaya bürünen, büründüğü her anlam şalının ışıltısı altında daha baştan ayrı letafet ve renk kazanan fakat hep aynı bütüne ait kalan medeniyet terkibi… İşe, hayatımızın hafızasından muhayyilesine uzanan yola ışıktan mısralar bırakmış şairlerimizin şiir tanımlarının izini sürerek başlayabiliriz. Yahya Kemâl’e göre “Şiir musikidir, fakat bildiğimiz musikiden farklı bir musiki.” Cahit Sıtkı’ya göre, "Kelimelerle güzel şekiller kurma sanatıdır." Ahmet Haşim, şiiri: "Söz ile musiki arasında olan fakat sözden ziyade musikiye yakın olan bir lisan" olarak tanımlar. Her şairin kendi şiirinden yola çıkarak yaptığı tanım yelpazesine, Necip Fazıl da "mutlak hakikati arama işidir" diyerek kendi şiirinin rüzgârından katılır. Bu örnekleri, şair adedince çoğaltma imkânını Şeyhül muharririn Ahmet Kabaklı şöyle izah eder, sıfatının ustalığından: "Nesirde nasıl yazarın bir üslubu olursa, şiirin içinde de şairin bir sırrı olur. Ve şair adedince sır vardır ki bu da şair adedince şiir tanımının olduğunu gösterir."   
 
“Biz” ile ilişkisinin hak ettiği manevi bir mecradan ve ihtişamlı bir şiiriyet üzerinden ortaya konulduğu bir diğer şiir tanımlaması, Muhterem Fethullah Gülen’e ait: “Hakikî şiir, ilham ağaçlarının dallarında Cennet çiçekleri gibi gelişen öyle bir meyvedir ki; meyveyi derenin niyet ve düşüncelerine göre, derilenlerin yerlerinde benzerleri oluşur. Derken, hep bir farklılaşma ve temâdî içinde bu büyü sürer gider. Öyle ki, şiir ağacına uzanan eller her defasında ondan bir şeyler koparır; koparır ama koparılanlar hep misliyet çerçevesinde kalır. Evet, ne duyulup hissedilenlerde, ne de yeni tomurcuklarda ayniyet katiyen söz konusu değildir. Zira ona, gerçek rengini, tadını, şivesini duygular, düşünceler, niyetler, bakış zâviyeleri ve kültürler kazandırır. Evet şiir, şuur ve idrak potalarında kaynatılan bir düşünce ve dil enstrümanlarıyla seslendirilen bir nağmedir ama ona gerçek derinliğini kazandıran ve hakikî rengini veren, şâirin inanç, kanaat, kültür ve düşünce ufkudur. Potasında kaynaya kaynaya tam kıvama gelmiş bir söz; inanç, kanaat ve kültürle de kanatlanmışsa, artık o aşkınlaşmış ve rûhânîlerin muhaverelerindeki derinliğe ulaşarak bir hikmet çağlayanı haline gelmiştir ki, uğradığı her yerde bir büyü tesiri icra eder. İfade edeceği nükteyi yakalayıp da sesini yükselttiğinde, sözden anlayanların ruhlarında sur sesi gibi yankılanır.” Cennet çiçekleri gibi bir meyve olarak şiir; inanç, kanaat ve kültürle kıvamını bulduğunda, şairi de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şu sorgulamasından yüz akıyla geçecektir: “Bir şiir gerçekten şiir mi? Gündelik hayatta kullandığımız sözü, o piyasa ve karışık pazarlar akçesini saf bir san’at malzemesi haline getirmiş mi? Ondan ayrı bir teşekkül yaratmış mı? Bu şekil, tekâmülün zincirinde, yeni bir halka mıdır? Bize bir ufuk açıyor mu? O şair gelmeseydi cemiyetimizde bir şeyler eksik olur muydu? Peyzajımızı, insanımızı, tarihimizi, kendi kalbimizi ondan sonra tanıdığımız gibi tanır mıydık? Aşk, ölüm, hayat, vatan gibi büyük mefhumlar, hayatın etrafında döndüğü mihverler onun gelişiyle manâlarını değiştirdi mi? Sonra söyleyişin kendisi? Mısra uçuyor mu? Söz, musikiye ve kaidelerine muhtaç olmadan bizde teganni ediyor mu?” Tanpınar’a göre işte “Bir şiir bunları yapıyorsa o şiir milli dehanın ölçüsündedir ve bunda iyi de dünya ölçüsü bulunmaz. Bir milletin dili olmaktan daha büyük bir dünya ölçüsü yoktur.”
 
Gelişiyle, bize; tarihimizi, benliğimizi, varoluş potansiyellerimizi yani bizi, ondan önce bilmediğimiz bir şekilde tanıtan, hatırlatan böyle bir şiire sahip olmak; şairinin ebedilik iştiyakına ilaveten, kendisini acilen gerçekleştirmesi gereken bir cemiyet için de, artık kaçınılmaz bir durumdur. Mısralarının arkasına nasıl bir anlam yükünü yüklenirse yüklensin, sırf hakiki dilin güzelliğini taşıması ve onu teganni etmesiyle bile şiirin, “bir iç kale sanatı” olmayı hak ettiğini söyleyebiliriz. “Çünkü dil, vasıta olarak değil; malzeme ve nesic olarak kullanıldığı zaman milletin iç kalesidir. Böyle alınınca, bir milletin insanının, tarihinin, kültürünün ta kendisidir. Köpüğüdür, çiçeğidir, tacıdır.” Global köyde artık, insanlar ana dillerine annelerinin ellerine sarılır gibi sarılmakta, global dil; mağazadan, dükkandan, sokaktan, ekrandan sökülmekte; kelimeleri, ana dilden ayrık otu gibi ayıklanmakta… Uzun bir küresel kış uykusundan sonra, geleneksel toplumlar “biz”lik ihtiyacının, “ben”lik davasından ve “onlar” mukallitliğinden çok üstün olduğunu idrak etmiş bulunuyorlar. “Biz”liğini kazanmalarının, global fırtına karşısında yerel köklerini korumalarına bağlı olduğunu da!
 
Buradan, yaz-a-masa da tarz-ı kadîmi bilen şairlerimizi, şiiri sesli kayıtlardan değil, varak üzerindeki mısralardan ya da -hiç olmazsa- gözleriyle kendisine katan şiir sevdalılarını, cemiyet ve kültürün ortak değerler manzumesine musikiyle, mimârîyle, şiirle, sanatla armağanda bulunan şair yürekli sanatkârları ve onlara mefdun kitleleri, şiirimizi yeniden bize kazandırmaya davet ediyoruz. Biz’i bize kazandırmaya… Bu toplumun, bütününü “biz” kabul eden fertlerinden biri ve “Serinselvi’nin bir kalemi olarak…

“TO BE”

Berat Demirci
 
Bizim işimiz bilmek değil, olmaktır…
Mevlana
 

Hamlet, elinde bir kafatası, gecenin ayazında ağzından şimendifer gibi buharlar çıkararak “To be or not to be, that is the question!” diye feryat ediyor;  dekor kabristan… Bence son derece dünyevî bir şey söylüyor, derinliksiz, hatta nihilistçe. Hamlet’in –Shakespeare’in değil- “olmak” dediği: “Kemal sahibi olmak”, olmamak dediği de “ham kalmak” anlamında, “varolmak”la ilgili bir husus değil. Hayat’ta olmak yahut olmamak anlamına yakın bir ifade. Shakespeare için “İnsanlığın tarihini –trajedisini- yazan şair!” derler. Yazdıklarında tarih yorumuna örnek oluşturacak derecede boşlukları doldurma gücü görmekteyiz; ki, Yunan “tragedya geleneği”nin bir süreğidir. “To be or not to be…” repliği Hamlet’in bağlamından çıkarılarak, çok maksatlı kullanılan bir söz olmuştur ve buna elverişlidir. “Olmak, olmamak” tasarruf edenin yüklediği anlama göre içi doldurulan bir “eski levha” haline gelmiştir. Hamlet de zaten bulanık, karamsar, balatayı biraz sıyırmış rolü yaptığı için “olmak ya da olmamak, işte mesele bu!” diyerek kuyuya taş atmaktadır.

İnsanlığın tarihini değil, “insan”ı yazan şair Mevlânâ ise bizzat kendisi “Bizim işimiz bilmek değil, olmak!” diyor; mesele aşılıyor ve “”etahvil olunuyor. İnsan trajediyi tövbeyle aşmış ve aşmakla mükellef olarak yeryüzüne indirilmiştir. Shakespeare, “ilk günah” la yaşayan trajik Hamlet’i sahneliyor; Mevlana ise tövbe ile trajediyi aşma gücüne kavuşan insana söylüyor. Söz; “bilmek” donanımına kavuşanlara hitap etmektedir; “bilmek” küçümsenmiş, layık olduğu mevkiye yüceltilmiştir. Bilmek derece derecedir ve her derecesi “olmak” için kapıdır. Olmak da derece derecedir; kişi bildiği derece kadar “olmak“, olduğunca da “şahsiyet” alanına kavuşmak imkân ve hakkına sahiptir. Olmak: Şahsiyet haline gelmektir. Her insan; Âdem’in macerasını ta başından yeniden yaşar; cismani iken ruha kavuşturulur, nasibi kadar eşyanın isimleri öğretilir; sonra “olmak” süreci başlar. Bildikleriyle eyleme gücü şahsiyettir. Bildiklerini tertip etmek; karadan akı, yanlıştan doğruyu, çirkinden güzeli ayırt etmek şahsiyetin kemâl derecesini gösterir. Kamil şahsiyet bildiği ile kendisi arasında bir bağ kurarak, neyi, nasıl, ne kadar alacağını, söyleyeceğini, reddedeceğini bilen insandır, kendisi öznedir. 

Batı emperyalizmine karşı olduğunu “Ülke, ulus, Adapazarı” jargonunu da katarak haykıranların tamamı hayran olmasalar bile Shakespeare okumuşlardır. Ancak, “Bizim işimiz bilmek değil, olmak!” çağrısından zerre haberdar değildirler. Bu yüzden daima mukallittirler, kendilerinin özne olduğu tek bir iş yoktur, birileri gibi düşünmek, yapmak, sevmek, nefret etmek v.s. onların kimlikleridir. Emperyalizme karşı görünürler, ancak bu tavır Batılı medeniyet değerlerine muhalif olmak değildir; kafalarının karanlık deliğinde gizledikleri bir “Batı modeli” vardır, el altından Avrupa ülkeleri ve ABD ile derin temaslarını sürdürürler. Model üzerinde hemfikirdirler, üzerine giydirdikleri kıyafet farklıdır. Bir elif miktarınca dahi okumuş birinin, emperyalizmin, onu doğuran dünya görüşü ve medeniyetle irtibatını kurması gerekir, kuramıyorsa ya cahil, ya haindir, iki sıfat da birbirine yakındır. Olmak bir tarafa, demek ki “bilmek”le de en ufak ilgileri yoktur.

“Batı’dan bir şey alalım mı, almayalım mı?” tartışması kadar seviyesiz, lise münazaralarına bile konu olmayı hak etmeyen ikinci bir fikir önermesi bulunamaz. “İnsanoğlu birbirinin azasıdır!” ve birbirinden her şey alır. “Ne alalım?” Sorusu ancak bir market listesi için geçerlidir; “Kim alacak?” sorusu esas ve incelikli sorudur ve “olmak”la yani şahsiyet ile ilgilidir. Şahsiyet sahibi insan doğudan da, batıdan da alabilir, aldığı yahut reddettiği artık doğulu ya da batılı değil kendisiyle ilgilidir. İsmet Özel’in vukufiyetle söylediği gibi, “ham yüreğin pütürlerini” geçerek varılan yargı, eylem ve her şey “varolmak” mührünü taşır, taşımaya hak kazanır. Bizim son yüzyılımız kendini eşyaya ekleyerek “varolmak” için çırpınanlarla, birine yahut bir şeye tabi olmak, tabi etmek için mesai veren profesyonel uşakların dengesiz mücadelesidir. Batı’da “beldeler kâşaneler” gören gözdense, emperyalizme en karşı duruşa vurgu yapan “gâvur icadı!” tepkisi bu yüzden daha sağlıklıdır. Ancak, her ikisi de; öyle ise “Ben de şöyle yaparım!” gücünü hissettirecek bir asil duruşa kavuşamamıştır.

Bu ülkenin “biliyorum” diyenlerinin “bilmek” vasfından uzak; ya üniversite, ya da “Doğan Holding” sektöründen kontenjan aydını olmaları ciddi bir tehlikedir. Türk üniversiteleri totaliter kurum haline geçtikten beri düşüştedir, son dönem bu düşüşün her alanda tescili olmuştur. Üniversiteler, düşünmenin değil teslimiyetin, mezhepçiliğin, bölücülüğün baş tacı edildiği “fikir diskotekleri” haline gelmiştir. “Ülke, Ulus, Atatürkçülük, Laiklik…” gibi kavramlar, düşünce adamlarının değil, bu kavramları istismar ederek Alamut’a benzeyen kalelerde saltanat süren cahillerin bayrağı olmuştur.

“Olmak”tan söz edecektim, “bilmek”te takıldım. Halden dolayı duyduğum acı, satırlara aktarabildiğimden daha ziyadedir. Ancak, sözünden söz açarak, bugünlere deva olabilecek bir arayışa girmem; büyük aydın, filozof, şair “Benim Mevlana’m”ın yanağımdan makas aldığı hissine kapılmama yetti…

Hissiyatım yazmaya bahanedir.

Editörden

 “Noksan gelen tamam olur”

      

      Hikmetli sözleriyle insanlığın kalbine şifalar sunan, Âşıkların Sultanı Hazreti Mevlana’yı; cihana teşrifinin 800’üncü yıldönümünde dünyanın dört tarafında, farklı renkleri ve dilleri tekleştiren bir muhabbetle andık. Kimi zaman dervişânın semada uçuşan beyaz tennuresine daldık, biz de kanatlandık… Kimi zaman ney’in ayrılık hikâyesine kulak verdik… Mesnevî-i Şerîf’in incilerinden küpeler yaptık. Bir yıl O’nu anlayabilmek için yetmezdi ama tüm bunlar zaten pişmek yolundaki adımlar kabilindendi.

   Nitekim bu ayki sayımızda biz de o ummanın kıyısında gezindik. Berat Demirci Bey, Hamlet’in “To be or not to be…” repliğini, Mevlana’nın “Bizim işimiz bulmak değil olmaktır” veciz sözü üzerinden yorumladı.

   Sadık Yalsızuçanlar; “Hz. Pir’in gerçekliği Mesnevi’dedir” diyerek Mevlana’yı anlamak için gerekli noktaları bizlere işaret etti.

    Mahmut Şimşek Bey bizleri Âşıkların Kıblesi’nde, Hz.Mevlana’nın makamında gezdirdi. O’nun gibilerin makamları “âriflerin gönülleri” olduğundan önce aşk ile gönüllerde dolaştık. Sonra huzura vardık. Madem ki “buraya noksan gelen tamam olur” demişti Molla Cami…

   “Yalnızlığın yalnızlık arayınca gel…” diyerek daveti yineleyen şairi de dinledik. O sultanın kapısına vardık, buyurun içeri beraber girelim…

   Ayrıca bu sayıda genç arkadaşlarımızın öykülerine ve şiirlerine de yer verdik. Keyifle okumanız dileğiyle…

 
 

serinselvi.com

 

MEVLÂNÂ MÜZESİNİ ZİYÂRET

Mahmut Sami Şimşek

Prensten krala, işçiden çiftçiye, âşıktan mâşuka herkes, Mevlânâ’nın çağrısına koşuyor. Hz. Mevlânâ bu sene tam 800 yaşında. 8 asırdır devam eden çağrıya hâlâ icâbet ediliyor. Tıpkı türbenin giriş kapısı üzerinde, Molla Cami’ye âit nazımda yazıldığı gibi, âşıkların kıblesi oldu 8 asırdır Mevlânâ. Biz de bu hafta 800. yaş gününde Hz. Mevlânâ’yı ziyâret etmeye karar verdik.

Devamı »

MEVLANA, OĞUZ ATAY, FAZIL SAY?

Talat ORDU

Bu sayıdan itibaren Hilmi Yavuz’un Okuma Notları’na, yahut Hüsrev Hatemi’nin 90’lı yıllarda Türk Edebiyatı’nda yazdığı Görüntüler Görüşler yazılarına bir tarzı denemek istiyorum. Hayırlısı…

MEVLANA İLE ŞEMS-İ TEBRİZÎ ARASINDAKİ DOSTLUK

Herkes Mevlana ile Şems’in arasındaki âşıkane dostluğu ahbaplığı bilir, menkıbesini anlatır da kimse niçinini pek merak etmez. İşte birbirlerini çok seviyorlarmış, bunu kıskananlar olmuş gibi… Acizâne Divan-ı Kebir’de gördüğüm kadarıyla şöyle izah ediyorum:
Devamı »

Hz. Mevlana’yı Okumak

Sadık Yalsızuçanlar

Modern zamanların kalbi yaralı ve zihni örselenmiş biçareleri olarak bizler, kendi irfani geleneğimizin kaynaklarını okuma konusunda kaygı verici engellerle karşı karşıyayız.

Bunun ötesinde, irfani ve hikemi eserlerin okunmasında şöyle bir sorunla da yüz yüzeyiz: Bu eserler, müelliflerinin manevi tecrübeleri olduğundan, bizim onları sözgelimi modern anlatılar gibi ‘okuyup’ anlamamız ve istifade etmemiz hayli güç.

Bu bağlamda önümüzdeki yıl Hz. Mevlana etrafında yapılacak muhtemel çalışma ve etkinlikler baştan böylesi ciddi tehlikelerle karşı karşıya.
Devamı »