October 2007 için arşiv

OKUDUKLARIN HAMURUNU MAYALAR

İlknur bektaş

ilknur_bektas.jpgOkumak, okuyabilmek, karşındakini bile anlamak için onu okuyabilmek gerek.Okumak genel bir tabirdir, her şeyin bir dili var onu anlayabilmek için onun dilini çözmek, bilmek, öğrenmek lazım. Öğrenmekten hareketle yola çıkılır. Bu yolculuk uzundur, meşakkatlidir, kolay olmayacaktır, kendinle, çevrenle yaşadıklarınla kavgalar edeceksindir. Bildiğin birçok şeyin eksik ve yanlış olduğunu fark edip bocalayacak, öğrendiklerinle vardığın duraklarda şaşıracaksındır. Devamı »

BİR KAŞIK SUYUMUZ YOKTU…

Semih Suat Yücelen

Sokak lambasının altında yatan köpek birden ayağa fırladı. Kulakları ve kuyruğuyla tam bir dikkat kesilmiş gökyüzüne bakıyordu. Korku ve öfkeyle havlamaya başladı. Öylesine havlıyordu ki sanki ses köpeğin her tarafından titreme halinde çıkıyordu. Sonra koştu. Belli ki havladığı şeyi kovalıyordu. Birden durdu. Kendi etrafında dönerek havlamaya devam etti bu kez. Her seferinde daha çok havlıyordu.

Devamı »

Teknolojinin sesi: mikrofon

Şeref Yılmaz

Teknolojinin sesi: mikrofon

Mikrofon, teknolojinin sesidir. Kulağın işitebildiği bütün sesler, mikrofon sayesinde, daha uzağa ulaşma imkânı bulmuştur. Sesin, mikrofondan çıkış yolu bulmasına başlangıçta en çok sevinenler, kısık sesliler; en çok üzülenler de davudi sesliler olmalı… Mikrofonun, hayatın içine iyice girmesiyle görüldü ki sesi kısık olanlar endişelerinde haklı, davudi olanlar haksız imiş. Çünkü kısık sesler, mikrofon sayesinde çok uzaklara ulaşabildi ama davudi sesler, kıymetinden bir şey kaybetmedi.

Devamı »

Issık göl şehidi

Harun TOKAK

Bir büyülü baharın son günleriydi. 26 Mayıs 1993’ü gösteriyordu takvimler.

Bahar “benden bu kadar” diyerek, yerini altın saçlı yaza bırakmaya hazırlanıyordu. Devamı »

Sanal Edebiyat

Edebiyatın yaşamın kıyılarına doğru çekildiği (itildiği) bir zamandayız. Bilgisayar/internet ortamındaki edebiyattan söz ederken, sorunu bu bağlamda ele almamız gerekir diye düşünüyorum. Edebiyatın kökeni edeptir. Edep, gerçeklik iyilik ve güzelliktir. Bu üç kategorinin birbirini gereksindiği edep ortamının, sanal bir zeminde nasıl bir niteliğe büründüğüne bakarken, edebiyatla yaşam arasındaki damarların kurumakta oluşuyla işe başlamalı. Devamı »

Kurumsal Gıybet

Bizim kültürümüzde gıybet; çekiştirme, yerme, kötüleme, kovuculuk yapma anlamı taşır. Gıybet, sosyolojik ve psikolojik açıdan fena bir durumdur. Çünkü kişinin bulunmadığı ortamlarda, arkasından çekiştirilmesi ve gıyabında kötü sözler söylenmesine yol açar. Ama onu en fena yapan şey, kişileri sahte davranışlara itekleme özelliğidir.

Bir düşünsenize. O ortamda bulunmayan, yani açıklama imkânı vermediğiniz, olay hakkında bilgisi olmayan savunmasız kişileri, acımasızca eleştireceksiniz. Ve orada bulunanlar da buna şahitlik edecekler.

Diyelim ki, gıybeti 4 kişi ile işlediniz. Ve kişi oradan ayrıldıktan sonra, hakkında atıp tuttuğunuz kişi çıkageldi. Durumu öğrendi ve çok güzel bir açıklama ile yüreklerinize su serpti. Yanlışlığınız konusunda, tamamen ikna oldunuz. Peki, bu durumu oradan ayrılan üçüncü ve dördüncü kişiye nasıl ulaştıracaksınız?

Onlar bir ömür boyu, arkasından çekiştirip durduğunuz kişiyi, sizin haksız yere anlattığınız gibi, kötü ve fena biri olarak tanımaya devam edecekler. Her karşılaştıklarında surat asacaklar. İlgi göstermeyecekler. Toplumun sosyolojik yapısı bozulacak. Bu kötü muameleye maruz kalan kişinin psikolojisi bozulacak. Kişisel ve toplumsal bir negatif enerji sarmalında güç kaybedecek, takatten düşeceksiniz.

Stephan R. Covey, bizim gıybet diye tanımladığımız olayı, ‘Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı’ adlı best seller kitabında ‘Duygusal Banka Hesabı’ olarak açıklar.

Zaten, gırtlağına kadar materyalizme gömülmüş Amerikan toplumuna da, gıybet bundan daha başka bir türlü de anlatılamazdı.

Şöyle der R. Covey; “Herkesin ‘duygusal bir banka hesabı”var. Eğer bir şirkette iki kişi, orada bulunmayan üçüncü kişi aleyhine, onun gıyabında atıp tutar ve onun hoşlanmayacağı türden sözler sarf ederlerse, bu iki kişinin duygusal bir banka hesabı’ndan, orada bulunmayan kişinin duygusal bir banka hesabı’na konuşulan konunun önemine göre belli bir para otomatik olarak transfer olur.”

Bu iki kişi, aleyhine konuştukları kişiye gidip de, efendim bir yanlışlık olmuş. Bizim hesabımızdaki şu kadar bir para, sizin hesabınıza geçmiş. Acaba bunu rica etsek yeniden bizim hesabımıza havale yapabilir misin demeden, o paralarına kavuşamazlar…

Ne kadar güzel bir anlatım değil mi?

Dünyanın en büyük harita şirketinde Başkan Yardımcısı iken, ben de böyle bir durum yaşamıştım. Girdiğim bir odada, genel müdürümüz aleyhine bir konuşma yapılıyordu. Odadakilerin şaşkın bakışları arasında, masadaki telefonu kaldırıp, “Efendim şu anda şu odada sizin aleyhinize bir konuşma yapılıyor. Lütfen buraya gelir misiniz?” dediğimde, arkadaşlarımın suratlarındaki ifadeyi bir görmeliydiniz.

Genel müdür odaya geldiğinde, arkadaşlar bana, genel müdür de arkadaşlara yiyecekmiş gibi bakıyorlardı. Neyse ki, gerekli kulak bükme faslı J ile olay tatlıya bağlandı.

İhbar ettiğim arkadaşlarım birkaç gün bana çok ters davrandı. Ama, R. Covey’in ‘duygusal bir banka hesabı’nı açıklayınca, onlar da bir daha hesaplarından para transferine sebebiyet vermeyeceklerine söz verdiler. Ve yaptıkları işin, benim muhbirliğimden kat kat daha kötü bir iş olduğuna kanaat getirdiler. Esasında benim muhbirlik filan yaptığım da yoktu, çünkü her şeyi bütün tarafların gözü önünde harbi ve hasbi bir şekilde yapmıştım.

O şirkette, bir daha kurumsal bir gıybete tanık olmadım hiç. Çünkü çalışanlar benim yanımda böyle bir haltı işlediklerinde başlarına gelecekleri çok iyi öğrenmişlerdi.

Konuşacaksan, benimle konuş. Söyleyeceksen yüzüme söyle. Niye öyle arkamdan atıp tutuyorsun?

Velhasıl, kurumsal gıybet, bir kere iş yerine girdiğinde, kurum kültürünüz ve kişisel ve kurumsal motivasyonunuzun ayvayı yediğinin resmidir. Zaten Kur’an’da gıybet: ‘ölü kardeşinizin etini yemek’ten daha kötü bir fiil olarak açıklanır. Tıpkı, ot obur hayvanlara, et yedirildiğinde ortaya çıkan deli dana hastalığı gibi, şirketinizin, belediyenizin, ailenizin ve ülkenizin genetik şifresini bozar. İnsan kaynaklarınızın kaynak yerlerini bir bir söküp atar.

Kurumsal yapınızın altına, dinamit koyup kurumsal çatınızı havaya uçurmak istemiyorsanız, siz, siz olun kurumunuzdaki kurumsal gıybeti önleyin dostlarım. Evde, işte, okulda, kışlada, çarşıda, pazarda… Nerede olursanız olun, gıybet yapmayın.

Bakın önümüz bayram. Bu vesile ile, eski işittiğiniz kötü sözlerin üstünü bir kalemde çiziverin. Barışın. Ve birbirinize bir daha asla onu arkasından çekiştirmeyeceğinize ve bulunmadığı ortamlarda (duyduğu anda) hoşlanmayacağı şeyleri söylemeyeceğinize söz verin.

Birbirinizden emin olun. Birbirinize güvenin. Birbirinize güven verin. Cesaret verin. Mutluluk verin.

Başkalarına güvenme oranı kadar kendinize güvenebilir, başkalarını sevme oranı kadar kendinizi sevebilir, başkalarını affetme oranı kadar kendinizi affedebilirsiniz.

Önümüz Bayram. Haydi göreyim Sizi. Bu vesile ile bitirin şu kurumsal gıybetinizi ki, kurumsal gadir gıymet J kazanasınız.

Mutlu Bayramlar Dostlar.

e-mail : munir@nunirarıkan.com

Düşünce Koçu

KESERİYA HOCA EFENDİ HAZRETLERİ!

Mahmut Nefise

 

Aziz ve leziz kârilerim;

Mübarek Ramazan teşrif etti. Hayırlara vesile olur inşallah.

“Bende”niz şahsi didişmelerden ve kakışmalardan hazzetmem efendim! Lakin bir hususu arz etmekte fayda mülahaza ediyorum! O da şudur: Serinselvi editörü Niyazi Hoca hakkımda “Şöyle böyle” kelamlarını tesbih taneleri gibi diziyormuş. Ben de ona derim ki “Kıskanma ne olur, çalış senin de olur!” Niyazi Hoca, editör olduğu halde benim yazılarımın daha fazla tercih edilmesini kıskanmış! Bu mes’eleyi ru be ru halledeceğiz Niyazi Hoca! Devamı »

“KENDİNİ BİL!”

Niyazi SANLI

Kâinatta en sanatlı varlık insandır.

Allah kendi sanatını görmek ve göstermek arzu etti. Kâinatı yarattı. Kâinatta da insanı yarattı. Sanatını en mükemmel şekilde insan kalbi, ruhu, aklı ve bedeni üzerinde icra etti. Allah, isimlerini en geniş bir şekilde insan üzerinde tecelli ettirdi. Devamı »

GECE DİRİLERİ

Dr. Selma Karışman

Girizgâh 

Yaz! Kaderlerin birleştiği noktada… Yaprakların güneşten uzaklaştığı, sevgilerin biraz daha tuzaklaştığı, ruhun çeperini aştığı, yakınlaştığı, gözün aşktan kamaştığı noktada yaz! Okudun… Nefs vaktiydi vakit. Okudun. Bin petekten bal. Acı, tatlı, saf, sahte… Okudun. Devasa bir gurbet yarattın kendine, okudukça okudun. Taklit bir idrakin, muvakkit inatların zırhına güvenerek okudun. Hiç sınanmaz sandın zırhın. Zırh dediğin naif bir kabuk oysa… Neyi, niye, ne niyete okuduğun soruldu. Devamı »