Şeb-i Arus
—Yitip gidiyoruz işte.
—Sus, suus, yitmiyoruz!
Yeşil bir yamaçtı gün, ağarırdı…
Gör ki yıldızlar bir bir
Akıp gidiyoruz.
|
|
|
||||||||||||||||||||||||||||
—Yitip gidiyoruz işte.
—Sus, suus, yitmiyoruz!
Yeşil bir yamaçtı gün, ağarırdı…
Gör ki yıldızlar bir bir
Akıp gidiyoruz.
Seni ilk gördüğümde böylesine tutkulu bir ilişki yaşayacağımızı hayal bile edemezdim. Orda burada karşılaşmıştık birkaç defa. Asla yalnız olmazdın. Etrafını saranların sana olan muhabbetlerini acayip bulduğumu söylemeliyim. İlk bakışta baş döndüren bir güzel değildin. Hatta seninle samimiyeti ilerletmeyenler tatsız tuzsuz biri olduğunu söylüyor, kelimeleri tüketen kabahat listeni, seni yanında gezdirenlerin cebini fena yaktığın maddesiyle bitiriyorlardı.
Geceler uzanır gökyüzüne sen gidince
Yıldızların ışıkları çelikten birer kılıç olur
Çekilir gözlerime
Bendeki mahkumiyete aldırmaz ruhum
Özlem olur kokun gelir rüzgarla Devamı »
Uzun sessizliklerin hâkim olduğu filmleriyle ünlü Güney Koreli yönetmen Kim-Ki-Duk’un, yine susmayı ve işaret etmeyi tercih ettiği filmlerinden biri; “Zaman”. Bir kadının ve bir adamın hikâyesi yoluyla günümüz kadınlarının ve adamlarının hikâyesini anlatıyor film. Aşkın zamana sıkışıp kalışının, geçip gidene, yok olana hapsoluşunun, ebedileşemeyişinin öyküsünü…
Birinci hafta
19-20 2007 Ekim Cuma-Cumartesi Seminer (Münir Arıkan)
Yazarlık Okulu, yazmaya gönül vermiş, bu konuda kendisini yetiştirmek isteyen ve çıkış noktası arayan yazar adaylarına bir katkı olması gayesiyle hazırlanmış bir projedir.Bu proje yazı hayatına adım atmak veya ilerlemek isteyenlerin bir takım önemli ihtiyaçlarını gidermeyi hedeflemektedir.Bunlardan birincisi; yazılarınızın gelişimini takip edecek ve bu gelişime olumlu yön verebilecek bir usta yazar ihtiyacıdır. Yazdıklarımızı birilerine okumayı, onların yazımız hakkındaki görüşlerini dinlemeyi hepimiz çok isteriz. Ancak arkadaşlarımızın, sevdiklerimizin eleştirileri çoğu zaman memnun edici olmasına rağmen yönlendirici değildir. Yazı hayatınıza mesafe almanızı sağlayan eleştiri ise hiç şüphesiz yazılarınız hakkında ustaların yaptığı eleştirilerdir. Yazarlık Okulu’nda yazılarınız usta yazarlar tarafından en küçük detayına kadar sürekli takip edilir. Yazarlık Okulu’nun Tahlil Atölyesi, Uygulama Atölyesi ve Yazar Söyleşileri bölümlerinde ustalarla aynı atmosferde bulunarak kaleminize çok şey katabilirsiniz.
Yazar adaylarının bir başka önemli ihtiyacı da okur kitlesidir. Yazarlık Okulu’ndaki kursiyerler yazar adaylarının ilk ve önemli bir okur kitlesidir. Yazar adayının yazıları atölye derslerinde sinevizyondan, kurs saatleri dışında ise Yazarlık Okulu’nun internetteki elektronik haberleşme grubundan diğer kursiyerler tarafından incelenir ve yorumlanır. Sahip olduğunuz bu mini okur kitlesinin yazılarınıza yaptığı eleştiriler kaleminize yön verir. Böylelikle yazılarınızı okur gözü ile de değerlendirmiş olursunuz. Yazarlık Okulu yazar adaylarına, onların yazılarını değerlendirecek ve onlara isabetli yorumlar aktarabilecek kaliteli bir okur kitlesi sunuyor.Yazmaya gönül verenlerin en önemli ihtiyaçlarından biri de bir “yazı çevresi”ne sahip olamamaktır. Böyle bir çevre ile ilişkisi olmayan adaylar zamanla “yazmak”tan uzaklaşırlar. Bugün okuduğumuz ünlü yazarların, şairlerin pek çoğu böyle ustaların, çırakların, yayıncıların birlikte vakit geçirdikleri çevrelerde yetişmiştir. Marmara Kıraathanesi gibi mekanlarda buluşmuş ve yazı atmosferinde soluk alıp vermişlerdir. Yazar adayları hayatının merkezine “yazmak” faaliyetini koyan insanlarla bir arada bulunmak ve onlarla birlikte gelişimini sürdürmek isterler. Yazarlık Okulu sizlere bir “yazı çevresi” sunuyor. Ortak paydanız “yazmak” olan yeni arkadaşlıklar, ustalar, çıraklar, yayıncılar, okurlar, içilecek çaylar, edilecek edebiyat sohbetleri ile Yazarlık Okulu sizleri bekliyor.Pek çok şair ve yazara göre; yazarlık ve şairlik öğretilebilir bir şeydir. İnsanın özünde ve kumaşında var olan yazma yeteneği ortaya çıkarılabilir. Yazarlık Okulu’nu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ile Tarih ve Kültür Araştırmaları Derneği ortaklaşa düzenledi.
Yazarlık Okulu çalışmaları üç ayrı bölüm halinde yapılıyor.
1- SEMİNERLER
Seminerler; tanınmış, herkes tarafından yazarlığı kabul edilmiş ve bu alanda söz söyleyebilecek yazarlar tarafından verilecektir. Seminerlerde yazar adayları, seminer veren yazarların yazma stratejilerini ve yazarlık hakkındaki düşüncelerini öğreneceklerdir. Kursiyerler, yazarlarla tanışacak ve soru sorma imkânı bulacaklardır. Böylelikle kursiyerlerin modelleme yoluyla öğrenmesine katkı sağlamış olunacaktır. Seminerler iki haftada bir Cuma akşamları 18:00–21:00 saatlerinde yapılacaktır.
Seminerlere katılacak olan yazarlar:
ALEV ALATLI
HARUN TOKAK (özel misafir)
SEVİNÇ ÇOKUM
ALİ BULAÇ
MÜNİR ARIKAN
NİHAL BENGİSU KARACA
SADIK YALSIZUÇANLAR
CAN BAHADIR YÜCE
SELİM İLERİ
YAVUZ BÜLENT BAKİLER
LEYLA İPEKÇİ
2- TAHLİL ATÖLYESİ
Tahlil atölyesi; dünya edebiyatı klasiklerinden örnekler verilerek Türk edebiyatında roman, hikâye, deneme, makale ve şiir tahlillerinin yapılacağı bir derstir. Bu ders anlatım teknikleri, şiir poetikaları ve yazı türleri hakkında bilgileri de ihtiva edecektir. Tahlil atölyesinin hocaları Şeref Yılmaz ve Ali Ural’dır.
Şeref Yılmaz; edebiyat eğitimi almış, diksiyon ve güzel konuşma dersleri vermiş, radyo programları yapmış, kısacası edebiyatın birçok alanında bulunmuş bir yazar ve şairdir. Yayıncılık sektöründe çalışması, kursiyerler açısından büyük bir avantajdır. İşin hem mutfağında hem de vitrininde yer alan bir kişinin bilgi ve deneyimlerinden yararlanmak, kursiyerlere çok yönlü katkı sağlayacaktır.
3- UYGULAMA ATÖLYESİ
Uygulama atölyesi; kursiyerlerin yazılarının tahlil edileceği bir derstir. Kursiyerler yazıları hakkında bu ders sayesinde fikir edinebileceklerdir.Yazılar önceden ders hocasına ve diğer kursiyerlere ulaştırılacak, okunacak ve derste de sinevizyon yardımıyla perdeye yansıtılarak ortak akılla değerlendirmeye tabi tutulacaktır. Yazı hakkında yazı sahibinin fikir edinmesi sağlanacaktır.Bu ders Niyazi SANLI tarafından verilecektir. Uygulama atölyesi; iki haftada bir Cuma akşamları 18–21 saatlerinde yapılacaktır.
Kurs süresi:
16 hafta
Ders saatleri:
Cuma 18:00-21:00
Cumartesi 18:00-21:00
Kurs ücreti:
600 YTL (Aylık 150 YTL)
550 YTL (Üyelerimize ve öğrencilere)
Kurs yeri:
Tarih ve Kültür Araştırmaları Derneği Konferans Salonu – Mecidiyeköy
Kurs başlangıcı:
19 Ekim 2007 Cuma 18:00
Kayıt için:
Tarih ve Kültür Araştırmaları Derneği
(0212)2130090
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ile Tarih ve Kültür Araştırmaları Derneği’nin ortaklaşa düzenledikleri Yazarlık Okulu,
Yazarlık Okulu’nun devamı olan 10 haftalık “Yazarlık İhtisas Kursu” ise
Montaigne; Denemeler’inin “Kitaplar ve İnsanlar”dan söz eden bölümünde “İnsanlar yalnızca kitaba girmiş tanıklıklara önem veriyor; kitaba girmedikçe bir doğruyu geçerli saymıyorlar.” diyor ve ilave ediyor: “Okudum demek, birinden duydum demekten daha geçerli.”
Montaigne,“Hayat ve Kitaplar”dan söz ederken de bu düşünceyi tekrarlıyor: “Bu adamlarla ne yapabilirsiniz ki? Bir laf yazılı değilse dinlemezler, kitaba geçmedikçe hiçbir söze inanmazlar, gerçek onlar için söyleyen kişinin yaşına ya da konumuna göre inanılır olur. Tüm budalalıklar yazı kalıbına döküldü mü bir ciddilik kazanıyor. “Bir yerde duydum.” derseniz olmaz. “Bir yerde okudum.” diyecekseniz.”
Harflerin sihrine kapılıp düşünce ve ruh dünyasını kaleminden akan mürekkeple beyaz kağıda aktarmak için gece uykularına borçlu kalanlar için “Yazmazsam çıldıracaktım!” diyen yazarın ne kadar yerinde bir ifade kullandığı aşikârdır. Te’vil ve tefsire de muhtaç değildir.
Yazma ameliyesini kendisi için yol seçenler; eskiden bir ustanın önünde diz çökerek bunu tahsil ederlerdi. Bir derginin ocağında yanan ateş etrafında toplanan yazar-çizer takımı, çıraklarına tecrübelerini ve üsluplarını aktarırlardı. Ancak günümüzde böyle şeyler artık pek mümkün gözükmemektedir. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı bu alandaki boşluğu doldurmaya matuf bir faaliyet başlatmıştır: Yazarlık Okulu.
Yazarlığın da okulu olur mu? Yazarlık veya şairlik öğretilebilir bir şey midir? Yazarlık okulundan yazar çıkar mı?
Bu ve benzeri sorulara bir çırpıda “evet” veya “hayır” cevabını vermek son derece zordur.
Yazarlığın iki yönü vardır: Birincisi zanaat, ikincisi de sanattır. Zanaat; “İnsanların maddeye dayanan gereksinimlerini karşılamak için yapılan, öğrenimle birlikte deneyim, beceri ve ustalık gerektiren iş” olarak tanımlanmaktadır. Zanaatı kaba bir tabirle yazma fiilinin amelelik ve işçilik yönü olarak nitelendirmek mümkündür. Sanat ise “Bir duygu, tasarı, güzellik vb.nin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık”tır.
“San’at, terakkinin ruhu ve duyguları inkişaf ettiren yolların en önemlilerindendir. Bu yolu kullanma fırsatını kaçıran bahtsız istidâtlar, bütün bir hayat boyu, tıpkı meflûç insanlar gibi, bir yanları hep ölü olarak yaşarlar. San’at, gizli hazineleri keşfedip açan sihirli bir anahtar gibidir. Onunla açılan kapıların arkasında fikirler sûret urbası giyer; hayaller de âdeta cisimleşir.”
Bir eserin sanata dönüşmesi için sanatçının ruhundan izler taşıması gerekir. Sanatçıdan üfürülen bir nefha, eseri biricik yapar ve onun sanat eseri olmasını sağlar. Aksi takdirde taklitten öteye geçemez.
Yazarlık Okulu’unda yazarlığın zanaat yönünün öğretilebileceği muhakkaktır. Hayatta olan ve kendi alanında otorite kabul edilen ve hem akademik yönü hem de yazarlık yönü olan pek çok yazarın verdiği seminerler ve bu yazarların kendi yazma stratejilerini anlatmaları kursiyerlerin model almalarını sağlama açısından önem arz etmektedir.
Tahlil atölyesinde anlatılan genel edebiyat ve sanat teorileri, bilgi birikimi oluşturma ve alt yapı teşkil ettirme açısından kayda değerdir. Yine tahlil atölyesinde tahlil edilen dünya ve Türk edebiyatından klasikleşmiş roman, hikâye, deneme ve şiir örnekleri mükemmel eserlere nasıl bakılacağını öğrenme açısından kayda değerdir.
Uygulama atölyesi yazmaya meyilli ve yazmaya yeni başlayanlar için son derece faydalı bir faaliyettir. Çünkü uygulama atölyesinde, kursa katılanların eserleri kolektif akılla sınıf ortamında eleştiriye tabi tutulmakta, çeşitli bakış açılarıyla değerlendirilmekte ve eser sahibinin kendi eksiklerini görmesi sağlanmaktadır. Tahlil ve uygulama atölyesinde hem beyin fırtınası yapılmakta, hem de zihinler ve kalemlerin belli bir disiplin altına alınması için terbiye edilmektedir. Kısacası tahlil ve uygulama atölyelerinde yazarlığın işçilik yönü ele alınmaktadır.
Allah (C.C.) bütün kabiliyetleri bir çekirdek ve nüve olarak insan ruhuna dercetmiştir. İnkişaf ettirildiği takdirde bunlar gün yüzüne çıkacaktır. Bu kabiliyetlerin inkişafı ise çevre, eğitim ve çalışma ile mümkündür.
Yazarlığın sanat yönünün öğretilmesine gelince… Nasıl ki bir meyve bahçesine giren kişi, elindeki imkan ve fırsatlara göre oradan azami derecede faydalanır; aynen öyle de, Yazarlık Okulu’na katılanlar da en başta fıtratlarında taşıdıkları yazarlık kumaşı, sonra da bilgi birikimleri, ufukları, istidatları ve meyilleri çerçevesinde yazarlığın sanat yönünü modelleyebilir ve kendilerini geliştirebilirler.
Sürücü kursuna giden bir kişi teorik bilgileri öğrenmekle sürücü olamadığı gibi Yazarlık Okulu’na gelenler de yazar olamazlar. Sürücü, nasıl ki arabanın koltuğuna oturup uygulama yaptıkça ustalaşır, zihni melekeleri ve fiziki refleksleri gelişir. Yazar olmak isteyenler de yazdıkça ve okudukça ustalaşırlar ve ruhlarını, kalemlerini, elerini terbiye ederler ve beyinle kalem arasındaki bağlarını kuvvetlendirirler.
Yazmak ve okumak insanlık tarihi kadar eskidir. Her ne kadar yazının icadı insanlık için bir milat kabul edilse de aslında bizim kutsal kaynaklarımıza göre yazmak ve okumak –niteliğini her ne kadar bilmesek de- Hz. Adem’den beri devam eden bir ameliyedir. Zaten edebiyatın temel kaynağı da kutsal metinler ve mitlerdir. Kutsal kitaplarda anlatılan kıssalar bugünkü anlamda roman ve hikaye gibi türlerin temel kaynağıdır.
“Neyi, nasıl yapmak?”a geçmeden önce “Niçin?” sorusunun cevabını vermeye çalışalım. Yazmanın gerekçeleri nelerdir? Yazmayı hayat tarzı haline getiren ve asla ondan vazgeçemeyen insanların gerekçeleri nelerdir?
Yazarların yazma gerekçeleri de en az edebiyat kadar izafidir.
Umberto Eco: “Çünkü çocuklarım büyümüştü ve artık kime hikaye anlatacağımı bilemiyordum.”der.
1984 romanının yazarı Orwell’in yazmak için dört ana sebebi vardır:
Kendinden söz ettirme, akıllı görünme, ilim içinde barındıran sırf bencillik.
Dış dünyadaki güzellikler ile sözcük ve mânâların dizilişindeki güzelliği algılamayı ifade eden estetik merak.
Olguları gelecek nesillere aktarma isteğinden kaynaklanan tarihî neden.
Dünyayı yönlendirme, insanların “ne tür bir toplum kurmak gerektiği” konusundaki düşüncelerini değiştirme isteğinden doğan siyasî amaç.
Orwell’e göre her yazı mutlaka bir siyasî eğilimden yana tavır koyar.
Max Frish’in saydığı sebepler daha çok eğlence, fâni yaşantılara beka rengi kazandırma, iletişim kurma ve topluma karşı duyulan mesuliyet üzerinde odaklanıyor. Frish, Faulkner’in “hayatımı kazanmak için” cevabının en basit cevap olduğunu vurguladıktan sonra şöyle sıralamış yazmanın gerekçelerini: “Yazma bir güdülenme işi. Buna benzer daha bir çok neden var. Öncelikle oyun oynama; Kumda veya bir telle oynayan bir çocuk gibi, bir tel bulup onu bükmekten hoşlanan bir çocuk. Duvara şeytan resmi yapmak: Böylece bir endişeyi, bir umutsuzluğu, bir sıkıntıyı uzaklaştırmak olabilir. Gerçekte ulaşılamayan bir arzuyu kurguyla gerçekleştirmek. Dünyayı faniliğin pençesinde yaşıyoruz ve onu sabitleştirmeyi arzu ediyoruz. Kuşkusuz bu en eski gerekçelerden biri. Yaşadığım bir şeyi yazarak sabitleştiririm, yoksa kaybolup gider. İletişim kurma isteği ve ihtiyacı. En sonunda da topluma karşı duyduğumuz mesuliyet.”
Milan Kundera’ya kulak verelim: “Komik bir hayal olsa da, kimsenin söylemediğini söylemek zorunda olduğumuz için yazdığımıza inanırız. … Kitap bitince de beğenilmek ister insan. Kaçınılmaz bir şeydir bu. Ama herkese meydan okumaya can atan biri nasıl beğenilebilir? İşte mesleğimizin dayandığı, çıkışı olmayan korkunç bir çelişki.”
Sartre, yazar adaylarına şunu sorarmış: “Başkalarına intikal ettirmeye değecek değerde bir şeyin var mı? Hangi gaye uğruna yazıyorsun?”
Yazmanın evvel ahir ilk şartı çok klasikleşmiş ve bilinen ifadesiyle –malumu ilam kabilinden de olsa söylemek zorundayız- okumaktır. Okumadan yazmak, yazılabileceğini sanmak; beslenmeden büyümeyi ve sağlıklı kalmayı ummak kadar ahmaklıktır. Okumak kadar okumanın niteliği ve mahiyeti de son derece önemlidir. Toplum olarak ciddi bir okuma zehirlenmesiyle karşı karşıyayız ve bu zehirlenme şuuraltı müktesebatımızı kirletmektedir. Popüler kültürün bize dayattığı nesebi gayri sahih kitaplardan uzak durarak okuma zehirlenmesine karşı bir önlem alınmalıdır.
Bir yazar öncelikle temel referans kaynaklarını okumalıdır. Kur’an-ı Kerim bir yazarın en önemli kaynağı olmalıdır. Avrupa medeniyetinin yazarları verdikleri eserleri Kitab-ı Mukaddes ve İncil’den mülhem kaleme almışlardır. Pek çoğu eserlerinde kutsal metinlerden alıntılar da yapmışlardır. Ancak bizim ülkemizde tam tersi bir durum söz konusudur. İkinci temel kaynak hadisler ve hadis tefsirleridir. Sonrasında Türk ve dünya edebiyatından klasik eserler okunmalıdır. Bir yazar, genel edebiyat ve sanat teorilerini bilmelidir. Sosyoloji, felsefe, psikoloji, din, siyaset gibi bilimlere ait temel kaynakları okumalı ve gündelik hayatı takip etmelidir.
Yazar adayı yazmaya başlamadan önce alan ve tür belirlemesi yapmalıdır. Hangi konularda yazmak istiyorsa o alana dair kitaplar okumalı ve o alanda derinleşmelidir. Roman mı yazacak, hikaye mi, deneme mi? Öncelikle buna karar verilmelidir. Bir yazar birden fazla türde yazabilir ancak bir türde zirve olmak için yola çıkmalıdır. Merhum Necip Fazıl’ın doksana yakın kitabı vardır ancak o Çile şairi olarak zihinlerimizde yer etmiştir.
Gök kubbe altında hakkında yazılmayan konu yoktur. Bu açıdan bakıldığında “Ne yazdığınız” değil, “Nasıl yazdığınız?” önemlidir. Yazarın kendine has üslubu ön plana çıkar. Yazar adayları iyi bir üslup elde etmek için pek çok yöntem deneyebilirler. Bunlardan birincisi Türk ve dünya klasiklerinin ilk sayfalarını elle başka bir yere yazmak olabilir. Diğer bir yol ise yazmayı düşündüğümüz alan ve türde zirve yapmış usta kalemlerden birinin en beğendiğimiz kitabını üslup edinmek gayesiyle baştan sona elle yazmak faydalı olacaktır. Bu tür atölye çalışmaları pek çok yazar tarafından tecrübe edilmiş ve faydalı neticeler elde edilmiştir.
Bir kitabın veya yazının nasıl olduğu konusunda fikir edinmek için birkaç sayfa okumak yeterlidir çoğu zaman. Pek çok okuyucu da ilk sayfalarda kitabı okuyup okumayacağına ilk sayfalarda karar verir.
Tolstoy “Sanat nedir?” isimli eserinde üç noktaya dikkat çekmektedir: “Birincisi; yazarın insanlar için ne yaptığıdır, yani muhtevadır. Muhtevanın en önemli özelliği ise; ele alınan konunun, başından sonuna dek kafalarda soru işareti bırakmayacak bir biçimde işlenmiş olmasıdır. İkinci önemli nokta; bölümlerin devamlılığı ve yazarın sanat gücüdür. En önemli üçüncü nokta ise; samimiyettir. Bu noktada, yazarın konuya ne kadar önem verdiği, yazdıklarına inanıp inanmadığı veya ne kadar inandığı ağırlıktadır. İşte bu son özelliği kavrayan yazar evrenselleşir, okuyucusundan, dinleyicisinden destek alır, sanatı sanat olarak yapar ve sanatın hakkını verir.”
“Nasıl ve ne zaman yazmalı?” sorusunun cevabı her yazara göre değişebilir. Ancak bu konuda da bir takım şeyler söylemek mümkündür.
Montaigne yine “Denemeler”inde “Beni etkilerler diye, yazmaya başlarken kitapları aklımdan çıkarırım. Gerçekten de iyi yazarlar üstüme yüklenir, cesaretimi kırarlar benim.” demektedir.
Dorothea Brande “yazar olmak” isimli eserinde “Yazmayı doğal hale getirmenin en iyi yolu da her zamankinden yarım saat, hatta bir saat önce yataktan kalkmak ve elinizden geldiği kadar çabuk-konuşmadan, gazeteye göz atmadan, bir akşam önce açık bıraktığınız kitabın kapağını kapatmadan- yazmaya başlamaktır. Aklınıza ne geliyorsa onu yazın….” der ve ilave eder: “Ertesi sabah, dün yazdıklarınıza göz atmadan yeniden yazmaya koyulun, unutmayın; yazmaya hiçbir şey okumadan başlayacaksınız.” Dorothea Brande, yazılanları düzeltme ve gözden geçirme hususunda ise; yazdıklarımızdan tamamen uzaklaşıp yabancı bir gözle bakabilmemiz için en az on beş gün bir kenara koyup demlendirmemizi tavsiye etmektedir.
Elhasıl, edebiyat sübjektiftir, izafidir. Buna rağmen belli kuralları olduğunu bilmek gerekir.. Toparlayacak olursak yazmanın temeli okumaya, bulunulan çevreye, alınan eğitime, kişilerin fıtratlarına bağlı olarak gelişir.
Yazmanın ve bir eser koymanın hazzını ise ancak ve ancak bütün sıkıntılarına rağmen yazarlar hisseder ve yaşarlar. Bundandır ki onca sıkıntıya katlanırlar. Elverir ki yazılanlar okunsun, faydalı ve estetik olsun.
Montaigne, Denemeler, Cem Yayınevi, İst.
TDK Sözlük
M. Fethullah Gülen, Sızıntı, Nisan 1989, Cilt 11, Sayı 123
( Tolstoy, Sanat Nedir? , Şule yay. S 29)
(Montaigne, Denemeler, Cem yay.)
(Dorothea Brande, yazar olmak, ötüken yay. , s. 53)
(Dorothea Brande, yazar olmak, ötüken yay. , s. 54)
Bütün öğrenciler okul bahçesinde toplanmış, hep birlikte söyleyecekleri yılın son marşı için müzik öğretmeninin vereceği komutu (daha çok askerde komut olur. İşaret olsa) bekliyorlardı. Bir eğitim yılının daha, (virgül gereksiz) sona ermesiyle başlayacak olan tatil, öğrencileri dokuz ay boyunca birlikte oldukları öğretmenlerinden ve eğitmen ablalarından kısa da olsa ayıracaktı. Öğrenciler biraz ayrılık hüznü biraz da tatil sevinci ile konuşmaların bitmesini bekliyorlardı. (hüzün ve sevinç daha fazla ve farklı kelimelerle dile getirilebilir. Bu haliyle yavan kalmış. Bir şeylere benzeterek anlatılmalı. Okul bahçesi tasvir edilmeli. Çok kuru kalmış. Nasıl bir yerde olaylar oluyor?)