ŞİİRİMİZ VE BİZ -1-
Yıldızlar niye sönmüş gecelerinde
Sabah vakitleri sarıda bin naz
İlmekler ayrıldı tezgâhtan bir bir
Yemenime konmaz oldu oyalar
Şu Âleme kulak vermeli biri
Sır ellerinde, sen neredesin şair!…
Dr. Selma KARIŞMAN
Şahıs zamirlerinin dördüncüsü olan kelimeyle toplumca sorunlar yaşıyoruz uzun zamandır: “Biz”. Bu adı küçük, şanı büyük sözcük, belki de şu anda olduğu kadar çaptan düşmemişti hiç, bizim için. Böyle gidersek ortada neredeyse ne tecrübesi, ne duygusu, ne tasavvuru kalacak. Üstelik “biz” aşındıkça, kırılıp sırtını döndükçe bize, kaybolmaya yüz tuttukça bizden, diğerleri iyiden kral kesiliyor başımıza: Bütün egoizm ve kibriyle “ben”, olanca mesafesi ve rekabet referanslarıyla “sen” ve “siz”, bütün ayrımcılık ve dışlayıcılığıyla “o” ve “onlar”… Kısacası biz, bir ötekiler toplumu olma yolunda limit tanımayan bir hızla ilerlemekteyiz. Herkes birbirini “öteki” üzerinden tanımlama konusunda kıyasıya yarışıyor. Şeceremizden şeklimize, okulumuzdan mahallemize, düğüm atışımızdan toplu iğnemize kadar her şeyimiz bir öteleme, ötekileme sebebi. Hattâ gitgide kendi öz benliğini, “iyiliğin, doğruluğun ve güzelliğin ilham edildiği nefsini” bile kendisine ötekileştirmekte maharet kesbediyor bizsizliğin bireyleri. Yalnız kendi bizine değil, bizzat kendine yabancılaşıyor. Bu içler acısı yarış ve rekabetin amansız süreç ve sonuçları; reyting, traj, trend ve rantın vazgeçilmez unsurları olarak hücum ediyorlar hayatlarımıza…
Bize dönmemiz, yeniden biz olmamız, bizde devam etmemiz; bizi yapan değerlerimize, bizi kuran zevkimize, şiirimize, musikimize, sanatımıza, sevme ve yaşama biçimimize, mâna ve değer iklimimize kavuşmaktan geçiyor. Bu vuslat; biraz nedamet, biraz gayret, biraz da ferasete muhtaç elbette. Yani gayrete. Bütün anlama ve anlamlandırma arzularında olduğu gibi… Sonuçta yeniden ortak mazi tecrübesi, ortak istikbal tasavvuru ve bunların hayati neticesi olan aidiyet duygusuna kavuşmak, yeniden biz olmak için.
İşte burada, yani tam da bize ait olana koşmamızın artık ertelenemeyeceği bir zamanda, ortak mazimizin sisli ve esrarlı tülünün ardından, olanca kırgınlığına rağmen onca vakar ve lûtfuyla tebessüm ederken görüyoruz şiirimizi. Bizim şiirimizi. Sözüyle sesiyle, ızdırabıyla neşesiyle, diliyle ahengiyle, bize özgü güzelliğiyle, bize has bir hayatın usaresini, özünü. Kelime anlamı, lisanımızda; anlamak, bilmek olan şeyi. Tanımı ise şair ruhların elinde, dilinde, yüreğinde binbir mânaya bürünen, büründüğü her anlam şalının ışıltısı altında daha baştan ayrı letafet ve renk kazanan fakat hep aynı bütüne ait kalan medeniyet terkibi… İşe, hayatımızın hafızasından muhayyilesine uzanan yola ışıktan mısralar bırakmış şairlerimizin şiir tanımlarının izini sürerek başlayabiliriz. Yahya Kemâl’e göre “Şiir musikidir, fakat bildiğimiz musikiden farklı bir musiki.” Cahit Sıtkı’ya göre, "Kelimelerle güzel şekiller kurma sanatıdır." Ahmet Haşim, şiiri: "Söz ile musiki arasında olan fakat sözden ziyade musikiye yakın olan bir lisan" olarak tanımlar. Her şairin kendi şiirinden yola çıkarak yaptığı tanım yelpazesine, Necip Fazıl da "mutlak hakikati arama işidir" diyerek kendi şiirinin rüzgârından katılır. Bu örnekleri, şair adedince çoğaltma imkânını Şeyhül muharririn Ahmet Kabaklı şöyle izah eder, sıfatının ustalığından: "Nesirde nasıl yazarın bir üslubu olursa, şiirin içinde de şairin bir sırrı olur. Ve şair adedince sır vardır ki bu da şair adedince şiir tanımının olduğunu gösterir."
“Biz” ile ilişkisinin hak ettiği manevi bir mecradan ve ihtişamlı bir şiiriyet üzerinden ortaya konulduğu bir diğer şiir tanımlaması, Muhterem Fethullah Gülen’e ait: “Hakikî şiir, ilham ağaçlarının dallarında Cennet çiçekleri gibi gelişen öyle bir meyvedir ki; meyveyi derenin niyet ve düşüncelerine göre, derilenlerin yerlerinde benzerleri oluşur. Derken, hep bir farklılaşma ve temâdî içinde bu büyü sürer gider. Öyle ki, şiir ağacına uzanan eller her defasında ondan bir şeyler koparır; koparır ama koparılanlar hep misliyet çerçevesinde kalır. Evet, ne duyulup hissedilenlerde, ne de yeni tomurcuklarda ayniyet katiyen söz konusu değildir. Zira ona, gerçek rengini, tadını, şivesini duygular, düşünceler, niyetler, bakış zâviyeleri ve kültürler kazandırır. Evet şiir, şuur ve idrak potalarında kaynatılan bir düşünce ve dil enstrümanlarıyla seslendirilen bir nağmedir ama ona gerçek derinliğini kazandıran ve hakikî rengini veren, şâirin inanç, kanaat, kültür ve düşünce ufkudur. Potasında kaynaya kaynaya tam kıvama gelmiş bir söz; inanç, kanaat ve kültürle de kanatlanmışsa, artık o aşkınlaşmış ve rûhânîlerin muhaverelerindeki derinliğe ulaşarak bir hikmet çağlayanı haline gelmiştir ki, uğradığı her yerde bir büyü tesiri icra eder. İfade edeceği nükteyi yakalayıp da sesini yükselttiğinde, sözden anlayanların ruhlarında sur sesi gibi yankılanır.” Cennet çiçekleri gibi bir meyve olarak şiir; inanç, kanaat ve kültürle kıvamını bulduğunda, şairi de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şu sorgulamasından yüz akıyla geçecektir: “Bir şiir gerçekten şiir mi? Gündelik hayatta kullandığımız sözü, o piyasa ve karışık pazarlar akçesini saf bir san’at malzemesi haline getirmiş mi? Ondan ayrı bir teşekkül yaratmış mı? Bu şekil, tekâmülün zincirinde, yeni bir halka mıdır? Bize bir ufuk açıyor mu? O şair gelmeseydi cemiyetimizde bir şeyler eksik olur muydu? Peyzajımızı, insanımızı, tarihimizi, kendi kalbimizi ondan sonra tanıdığımız gibi tanır mıydık? Aşk, ölüm, hayat, vatan gibi büyük mefhumlar, hayatın etrafında döndüğü mihverler onun gelişiyle manâlarını değiştirdi mi? Sonra söyleyişin kendisi? Mısra uçuyor mu? Söz, musikiye ve kaidelerine muhtaç olmadan bizde teganni ediyor mu?” Tanpınar’a göre işte “Bir şiir bunları yapıyorsa o şiir milli dehanın ölçüsündedir ve bunda iyi de dünya ölçüsü bulunmaz. Bir milletin dili olmaktan daha büyük bir dünya ölçüsü yoktur.”
Gelişiyle, bize; tarihimizi, benliğimizi, varoluş potansiyellerimizi yani bizi, ondan önce bilmediğimiz bir şekilde tanıtan, hatırlatan böyle bir şiire sahip olmak; şairinin ebedilik iştiyakına ilaveten, kendisini acilen gerçekleştirmesi gereken bir cemiyet için de, artık kaçınılmaz bir durumdur. Mısralarının arkasına nasıl bir anlam yükünü yüklenirse yüklensin, sırf hakiki dilin güzelliğini taşıması ve onu teganni etmesiyle bile şiirin, “bir iç kale sanatı” olmayı hak ettiğini söyleyebiliriz. “Çünkü dil, vasıta olarak değil; malzeme ve nesic olarak kullanıldığı zaman milletin iç kalesidir. Böyle alınınca, bir milletin insanının, tarihinin, kültürünün ta kendisidir. Köpüğüdür, çiçeğidir, tacıdır.” Global köyde artık, insanlar ana dillerine annelerinin ellerine sarılır gibi sarılmakta, global dil; mağazadan, dükkandan, sokaktan, ekrandan sökülmekte; kelimeleri, ana dilden ayrık otu gibi ayıklanmakta… Uzun bir küresel kış uykusundan sonra, geleneksel toplumlar “biz”lik ihtiyacının, “ben”lik davasından ve “onlar” mukallitliğinden çok üstün olduğunu idrak etmiş bulunuyorlar. “Biz”liğini kazanmalarının, global fırtına karşısında yerel köklerini korumalarına bağlı olduğunu da!
Buradan, yaz-a-masa da tarz-ı kadîmi bilen şairlerimizi, şiiri sesli kayıtlardan değil, varak üzerindeki mısralardan ya da -hiç olmazsa- gözleriyle kendisine katan şiir sevdalılarını, cemiyet ve kültürün ortak değerler manzumesine musikiyle, mimârîyle, şiirle, sanatla armağanda bulunan şair yürekli sanatkârları ve onlara mefdun kitleleri, şiirimizi yeniden bize kazandırmaya davet ediyoruz. Biz’i bize kazandırmaya… Bu toplumun, bütününü “biz” kabul eden fertlerinden biri ve “Serinselvi’nin bir kalemi olarak…












KUTLU BİR ÇAĞRIYLA BİTİRDİĞİNİZ YAZINIZI OKUDUKTAN SONRA BU ÇAĞRIYLA COŞMAMAK MÜMKÜN DEĞİL,BEN ÖNCELİKLE BİZ’İ BİZE KAZANDIRMA ÇAĞRINIZDA ŞİMDİYE KADAR ZATEN VAR OLAN ÇABALARINIZ İÇİN DUA İLE TEŞEKKÜR VE TEBRİK EDİYORUM EFENDİM.SELAM VE DUA İLE
MÜNAFIKLAR İKİ YÜZLÜLÜKLERİ SEBEBİYLE CEHENNEMİN EN ALT TABAKASINDADIRLAR.(NİSA SURESİ:145)
KİBİRDEN HARDAL TANESİ KADAR BİR MİKTAR BULUNAN KİMSEYİ ALLAH YÜZÜSTÜ CEHENNEME ATAR.(HADİS)
EMROLUNDUĞUN GİBİ İSTİKAMET ET!(HUD SURESİ:112)
BİR KEREDE KİMSENİN KİMSEDEN ÜSTÜNLÜĞÜ OLMADIĞINI TEK TEVHİD SAHİBİNİN ALLAH OLDUĞUNU ANLAYABİLSEK!
BİZ DEDİĞİMİZ ŞEY ASLINDA HİÇLİKTEN VE YOKLUKTAN BAŞKA NE OLA Kİ! SELAMİLE