Tahlil Atölyesi
Kibrit Kutusu ve Termometre?
“BABAMIN BAVULU”NDAN ÇIKANLAR
BANA BİR MASAL ANLAT BABA
   Uygulama Atölyesii
SON VEDA
   Yazarlik Okulu
YAZARLIK OKULU 2007 TAKVİMİ
YAZARLIK OKULU NEDİR?
YAZARLIK OKULU 2006
YAZARLIK OKULU VE YAZAR OLMAK

“Üstadım Kitap, Kitabım Hayattır!”

Yazarlar

Sophokles, Ödipus Kolonos’ta, “En iyisi dünyaya gelmemiş olmak, eğer bir kez gelmişsen, yapabileceğin en iyi şey, bir an evvel geldiğin yere geri gitmektir.” der. Yargının ilk cümlesine katılmamak imkânsız, ama bir kez gelmişse insan, yapabileceği başka şeyler olduğu aşikâr. İnsanın dünyaya ‘inişi’, bir irtifa kaybı olduğu için, indiği yerde olup bitenleri anlamlandırmadan yaşaması halinde bu inişin sürekli olacağı da kesin.

Sûfîler, insanın dünyaya inerken ‘hastalıklı bir ruh hali’yle geldiğini söylerler. Bununla şu yargı çelişir gerçi; insan, dünyaya gelirken saf, ağırlıksız bir şeydir. Yaratıcısı’yla ahdi yenidir, O’nun ruhunun kokusuyla tüter. Ve zaman geçtikçe bu saflığını yitirmeye başlar. Ahdi eskir ve üzerindeki koku yavaş yavaş yitip gider. Bir gün Elçi (a.s.m.), yağmur yağarken evinden çıkar ve bir zaman altında ıslanır. Niçin böyle yaptığı sorulunca da, “Suyun Rabbiyle ahdi bizimkinden daha tazedir.” der. Ne var ki, insanın dünyaya inişiyle birlikte bir ebulhevl ormanına girdiği açıktır. Tanımadığı nesnelerin adlarını, içeriklerini ve anlamlarını bilmesi, bu yaban ormanında niçin bulunduğunu kavraması ve yolculuğunun bundan sonraki uğraklarını idrak etmesi sanıldığından daha güçtür. Bu bakımdan ‘hayat’ bir rahmet eseri olduğu kadar bir çetin sınav ve ıstırap kaynağıdır. İnsana kitap verilmiştir, öğreticisi kitaptır ama kitabı da hayattır aynı zamanda. Böyle olunca, insanın kitabın üstatlığında hayatı okuması halinde şeylerin düzenini keşfedebileceği söylenebilir. Sanatın hayat ve siyasetle ilişkisine bu girizgâhla bakmanın beni nereye sürükleyeceğini tam olarak bilmiyorum. Bildiğimi sandığım bir şey varsa o da, sanatın damarlarının hayatta olduğudur. Bir yandan ruhumuz mütehayyir bir gezgin olarak yaşamın katlarında gezinirken, bir yandan da bu gezinin notları olarak önümüze çeşitli metinlerin çıktığını görürüz. Bu metinlerin yaşamla ilişkisi, bizim bu yolculukta nasıl bir yerde durduğumuzu da söyler. Bu duruşun ise siyasi bir şey olduğunu söylemek mümkün. Bugünlerde sanatın hayatla damarlarının hayli kesildiği söyleniyor. Özellikle İkinci Yeni diye adlandırılan şairlerin zamanında da bu türden yargılar daha yaygın idi. Onların dillerinin üzerindeki örtünün daha kesif ve kalın olduğu söyleniyordu. Divan şairleri için de benzer bir iddiaya rastlarız. Bu edebiyatın yaşamla ilişkisinin neredeyse hiç olmadığı yönünde bir yargı dolaşıp durur ortalıkta. Divan şairinin yaşamla arasındaki kordonların kesik olduğu düşüncesi beylik olması bir yana, bilgisiz ve anakronik bir zihin durumuyla da üretilmiş bir düşüncedir. Edebiyatın hayat ve siyasetle ilişkisi dendiği zaman, bugün özellikle kültürün aşırı biçimde siyasileşmesi ve kitleselleşmesinden de söz ediliyor. Özgül bir gramerin, ortalama bir zihin durumuna tekabül etmesi gerektiği önyargısından besleniyor. Edebiyatçı yaşamla bağlarını koparmıştır, yaşamın gerçekliklerini göremeyecek denli körleşmiştir, ‘siyaset’ denilen o tuhaf kavram da içeriksizleşmiş ve bu alanlar ayrışmıştır. Bu, modernleşme denilen durumun bir sonucudur vs türünden yargılar. Bunların netameli bir tartışma olduğunu sanıyorum. Bu yüzden başlığa Bediüzzaman’ın, Lemeat adlı ilginç eserinin sunuşunda söylediği cümleyi aldım, ‘kitabım hayattır.’ Bu yargı, edebiyat-hayat-siyaset ilişkisini düşünürken değerli bir ipucu sunabiliyor. Ben, yaşamdan besleniyorum, bu yaşamın özsuyunu emiyorum, hayatın hayatı olan şeyi ise bana ‘Kitap’ sunuyor. Kitap, bana, yaşamın anlamına ilişkin esas noktayı veriyor. Oraya bağlıyım, oradan yola çıkıyorum. Hayat, aslında, kendi yaşamımdan ibarettir. Bu yolculukta ben, Kitap’ın bana verdiği ışıkla yürüyorum. Çünkü bir sfenks ormanındayım. Korku ve kuşkularımdan kurtulmak için buna ihtiyacım var. Onsuz yürüyemem, boğulurum. Yol tehlikelerle dolu. Adım başı bir sfenks kesiyor yolumu. Bu gezide yazdığım sözcükler, yola bıraktığım ve benden sonra o yolu yürüyecek olanlar için birer işarettir. Bu imgeleri ben, bu tümüyle ters yüz edilmiş yaşamda ruhumu korurken yaptığım savaşta kazanıyorum. Onlar aynı zamanda bir zafer belirtisi. Aynı zamanda onlar, benim dünyada duruşumu da yansıtıyor. Bu ise siyasettir. Bu kurgu bana ait gerçi. Siyaset dendiği zaman zihnimde canlanan resmi anlatmaya yetmiyor. İnsanın kendi asli doğasına ihanet etmeye başladığı bir yerde, siyasi alan da çürüyor. Bu kurguyu yenibaştan düşünmem gerekiyor. Bediüzzaman bu yüzden, “Şeytan’dan ve siyasetten Allah’a sığınırım!” diyor. Orada insan çürümeye yüz tutuyor. Siyaset, geleneksel sözlükteki gibi çıkar için işlenen ‘katllerin meydanı’na dönüşüyor. Bir savaş ortamı. Orada her şey mübah. İbahiyyun mezhebi bir tür. Menfaat ekseninde dönen siyaset canavardır, her şeyi yutar. Besini insan kanıdır. Burada bir çürüme var, bir kokuşma. Bu koku, edebiyata nasıl yansıyor? Kafka’nın ‘Kanun Önünde’ öyküsünü hatırlıyorum. Kanun önünde bir kapıcı durmaktadır. Taşradan bir adam gelir, Kanun’dan içeri girmek ister. Ama kapıcı, onu şimdi içeri koyuveremeyeceğini söyler. Adam düşünüp taşınır, ileride girip giremeyeceğini sorar. ‘Belki’ der kapıcı, “Ama şimdi giremezsin.” Kapı, her zamanki gibi açık durduğundan ve kapıcı o sırada kenara çekildiğinden, adam eğilir ve kapıdan içeri bakmak ister. Kapıcı bunu fark edince güler ve, “Madem bu kadar istiyorsun, olmaz dememe aldırma, bir dene bakalım!” der, “Ancak unutma ki, ben güçlü bir kapıcıyım ve kapıcıların da sadece en küçüğüyüm. Ama her salonun başında bir başka kapıcı vardır, biri de ötekinden güçlüdür. Daha üçüncüsünü görmeye ben bile katlanamam.” Taşralı adam böylesi güçlüklerle karşılaşacağını beklememiştir. Nihayet kanun kapısının herkese ve her vakit açık olması gerektiğini düşünür. Ama üzerindeki kürk paltoyla kapıcıyı daha bir dikkatle süzüp onun iri ve sivri burnunu, uzun ve seyrek kara, tatar sakalını görünce, en iyisi giriş iznini koparıncaya değin beklemeye karar verir. Kapıcı bir tabure uzatır adama ve onu kapının yanı başına oturtur. Günler ve aylar boyu burada oturur adam. Pek çok kez içeri koyuverilsin diye uğraşır, yalvarıp yakarmalarıyla usandırır kapıcıyı. Kapıcı, adamı sık sık küçük çapta sorgulamalardan geçirir. Ona yeri yurdu ve daha başka pek çok şeyle ilgili sorular yöneltir, ama büyük kişilerin ilgisizlikle soracağı sorulardır bunlar ve her sorgulama sonunda kapıcı, adama, kendisini henüz içeri koyuvermeyeceğini yeniden açıklar. Söz konusu yolculuğa çıkarken yanına bir sürü şey alan taşralı adam, kapıcıyı rüşvetle kandıracağım diye, değerli olmalarına bakmaksızın, bunların tümünü çıkarır elden. Hani kapıcı verilenlerin hepsini alır, ama bir yandan da, “Bunları alıyorum ki, bak, şu yola da başvuracaktım, unuttum sanmayasın.” der. Taşralı adam, yıllar yılı, neredeyse aralıksız izleyip durur kapıcıyı. Öteki kapıcıları unutur da, bu ilk kapıcıyı kanundan içeri girmesine tek engelmiş gibi görür. Onu karşısına çıkaran uğursuz talihe, ilk yıllar, yüksek sesle, kıyasıya lanetler savurur, derken yaşlanır, kendi kendine homurdanıp söylenmeye başlar; zamanla çocuklaşır ve yıllar yılı kapıcıya bakıp dururken, onun paltosunun kürk yakasındaki pireleri de keşfettiğinden, pirelere bile kendisine yardım etmeleri, kapıcının gönlünü yapmaları için dil döker. Sonunda gözlerinin feri zayıflar, çevresinin gerçekten mi karanlığa gömüldüğünü, yoksa sadece gözlerinin mi kendisini yanılttığını bilemez olur. Ama buna karşılık bir parıltı fark eder karanlıkta, öylesine güçlü bir parıltı ki, tüm görkemiyle kanun kapısından dışarı vurmaktadır. Artık pek bir ömrü kalmamıştır adamın. Kapı önünde geçen tüm zaman içindeki yaşantıları toplanıp bir soruya dönüşür. Artık taşlaşmış vücuduyla doğrulup kalkamadığından, kapıcıya el eder. Aradaki boy farkı zamanla taşralı adamın aleyhinde bir hayli değiştiğinden, adama doğru eğilmek zorunda kalır kapıcı, “Hala öğrenmek istediğin nedir bakalım?” diye sorar, “Amma da açgözlüymüşsün!” diye ekler ardından. Adam bunun üzerine, “Benim bildiğim, herkes kanuna ulaşmak için didinip çabalar. Peki, nasıl oluyor da bunca yıl benden başkası girmeye kalkmadı bu kapıdan?” diye sorar. Onun giderek sağırlaşan kulaklarına sesini işittirebilmek için, kapıcı var gücüyle bağırır: “Senden başkası giremezdi, çünkü yalnızca senin içindi bu kapı. Gideyim de kapayayım artık.” Böylece Kafka, bize, eşiğinde beklenmeye değer bir kapının olmadığını anlatır. Orada bir ömrü beyhude geçirmek aptallıktır. Kapılar daima kapalıdır ve kapanmak için, orada ardında bir ömrün boşa çıkması için yapılmıştır. Kanun önünde herkes eşittir doğru, herkes beklemek ve bu beklentinin boşa çıkmasında eşittir. Devlet duvarlar örmektir ve kapılar yapmaktır. Bu kapılarda kör ve sağır kapıcılar bekletmektir. Kanun, bu kapıların ve kapıcıların toplamıdır. Taşralı adamın yerine yazıcıyı koyduğumuzda, durum daha da aydınlanır: Edebiyat siyasetin parametreleriyle düşüp kalkınca, edebiyat olmaktan ve bir şey söylemekten çıkar. Edebiyat, yaşamın üzerinde ve siyasetin uzağında, bir dağdan bakabildiği zaman görür. Kalbini dağa çıkarmadan kenti anlamlandıramaz. Çağın kötümser düşünürlerinden biri, “Devlet, herkesin ağır ağır kendi canına kıydığı yere denir.” der. Devlet, üzerinde her gün bir kurbanın verildiği bir sunaktır. İnsanoğlunun, dünya yaşamındaki işlerini kolaylaştırması için ‘keşfettiği’ söylenen siyaset ise, Bediüzzaman’ın ‘şeytanla birlikte kendisinden Allah’a sığındığı’ bir kötülüktür. Peki, altmışlı yıllardan itibaren adım adım her gün biraz daha siyasallaşan ‘kültürümüz’ün bugün baktığımızda akıbeti ne durumdadır? Sanatın yaşamın uzaklarına savrulduğu söylenirken, hayat, ne kadar insanın varoluşsal gerçekliğiyle ilgilidir? Siyasetin sahte ve içeriksiz ‘dil’i, yaşamın ‘esas nokta’sıyla ne ölçüde alakadardır? Kültürümüz siyasileşirken, edebiyatın yaşamın kıyılarına doğru sürüklendiği doğrudur. Ama bunun bir yönü de, yaşama ilişkin esaslı şeyler söylemek üzere aşırı biçimde soyutlama çabasına girişmesindendir. Yoksa edebiyat-yaşam ilişkisi, birinin aleyhine tek yanlı bozulmuş değildir. Gündelik olana fazlasıyla prim veren şey, bize, esasa ilişkin bir şeyler söylemez, sanatçının zekâsını kurnazlıkta kullandığını gösterir. Sanat, her türüyle ve diliyle kişiseldir ve soyutlayarak konuşur. Aktüel olanı yansıtmaz, geçici olanı aktarmaz ve yaşamın her an değişen isterlerine ve taleplerine göre kendisini konumlandırmaz. Sanatın dili evrenseldir ve herhangi bir zamanda söylenmiş olan, bir başka zamanın insanları için de geçerlidir. Edebiyatın hayatı hizaya getirmek gibi bir iddiası da olduğunu sanmıyorum. Ama hayatın hayatı olan şeyin yittiği yerde, söz, sanatçıya düşer. Eğer, sanatçı kendi doğasına ters düşmeksizin, her türden bedeli göze alarak, gözünü hakikate dikmişse, kuşkusuz, onun sözü, tıpkı ariflerin ve nebilerinki gibi diriltici ve düzelticidir. Sanat, insana, yaşamın özündeki gerçekliği ve şiirsel mantığı sunar. Bunu yaparken, kuşkusuz gözler, soyutlar ve önerir. Sanatçı, kendi varlığına ilişkin sorular sorar ve bunu tüm insanlar için yapar. Çağının belalarına karşı bir paratoner gibidir. İnsanın yitirdiğini arar ve onu işaret eder. Bu yüzden bütün zamanlarda, insanlar, kendi çağlarını temsil eden birkaç sanatçıya dikerler gözlerini. Toplumu temsil gücü ancak sanatçıdadır. Yaşamın ve siyasetin de yitiği olan ve muhtaç bulunduğu şeyi ancak sanatçı sunabilir. Picasso’nun dediği gibi, “Sanat insanı hakikate götüren en büyük yalan”dır. Bu yalana gereksinimi olan her toplum bilir ki, sanat, bu varoluşsal etkiyi uyandırmak üzere vardır. O olmayınca toplumda yanlış giden şeyi kim işaret edecektir? O halde yaşamın da, siyasetin de sanatın diline ihtiyacı vardır. Düşünce-eylem bütünlüğünün zaafa uğradığı durumda, sanat da toplumun zehirleyici etkisi altındadır. Burada sanatçıya düşen, yüreğini dağa çıkarmaktır. Dağa çıkmadan kente ve topluma doğru bakmak imkânsızdır.

3 Yorum var

  1. Gönderen emel Tarih September 25th, 2007

    güzeeeeeeeeeeeeeeeel

  2. Gönderen şeref yılmaz Tarih September 26th, 2007

    Üstadım kaleminize sağlık. yazınızı keyifle okudum.

  3. Gönderen perenalp Tarih October 29th, 2007

    Allah razı olsun. Kaleminize sağlık.Serin Selvide yüreğim serinledi sayenizde.İyiki varsınız.Asrımızın boğucu saptırıcı girdaplarında vaha gibisiniz.Hakikat yolunun işaret taşlarını görmeye öyle muhtacızki…Sağolun.Varolun.

Posting your comment.

Yorum Yap

    Yazarlar

      Harun Tokak
      Issık göl şehidi
      Ali Bulaç
      "LÜZUMSUZ MERHAMET!"
      Sadık Yalsızuçanlar
      Hz. Mevlana’yı Okumak
      Berat Demirci
      "TO BE"
      Dr. Selma Karışman
      ŞİİRİMİZ VE BİZ -1-
      Mahmut Nefise
      TAİFE-İ SANATKÂR
      Şeref Yılmaz
      Şehirlerin Dili
      Hüseyin Bargan
      RAFLARDAKİ EKSİK KİTAPLAR
      Münir Arıkan
      Kurumsal Gıybet
      Talat Ordu
      MEVLANA, OĞUZ ATAY, FAZIL SAY?
      Niyazi Sanlı
      SON CÜMLE

      Arsiv

      • March 2008
      • February 2008
      • January 2008
      • November 2007
      • October 2007
      • September 2007

_blank

  •