Tahlil Atölyesi
Kibrit Kutusu ve Termometre?
“BABAMIN BAVULU”NDAN ÇIKANLAR
BANA BİR MASAL ANLAT BABA
   Uygulama Atölyesii
SON VEDA
   Yazarlik Okulu
YAZARLIK OKULU 2007 TAKVİMİ
YAZARLIK OKULU NEDİR?
YAZARLIK OKULU 2006
YAZARLIK OKULU VE YAZAR OLMAK

“BABAMIN BAVULU”NDAN ÇIKANLAR

Tahlil Atolyesi

Ayşe YILMAZ

“Yazmak nedir? İnsan neden yazar olmak ister? Yazı bir ilham işi midir yoksa yıllar süren sabırlı bir çalışmanın sonunda mı insana bahşedilir?” Sorular, sorular, sonu gelmeyen, bitmek bilmeyen sorular. Yazıyla az çok iştigâl etmiş herkesin zihnini kamçılar bu ve buna benzer sorular. İster bir yazara öykünüp birkaç satır karalayan “yazar”lardan olalım, ister  “Hayır başka türlü olmayacak, ben yazmaya mecburum.” diyelim ve mutluluğu yazının sıcak kollarında arayalım, herkesin, hepimizin biricik zihin farelerimiz oluverir bu sorular…

Edebiyatımızın Nobel tescilli yazarı Orhan Pamuk da anlaşılan bu ve buna benzer sorularla kafasını epeyce yormuş. “Babamın Bavulu” adlı yazısında, babasının kendisine okuması için bıraktığı bir bavul dolu yazıdan hareketle; yazmak, yazarlık, yazar olmak, yazar olmanın kaçınılmazlığı gibi pek çok zihin çelici konudan bahis açıyor. Babası ona “acı verici çok özel bir yükten kurtulmak isteyen biri gibi” içi yazılarla dolu bir bavul verdiğinde en çok da yük sözcüğüne vurgu yapıyor yazar. İki paragrafta üç kez yük sözcüğünü kullanan yazar, belki de farkında olmadan zihninde yazarlık ve yük kavramlarını özdeşleştiriyor. Babasıyla kendisini mukayese eden yazar, öncelikle babasının yazılarından biraz ürküntü duyuyor. Bunun çok temel bir sebebi var: Kıskançlık. Yazar, kalabalıkların neşeli adamı olan babasının bu özelliğinin üstüne bir de iyi bir yazar olmasından korkuyor. Zira kendisi yıllarca yazarlığa emek vermiş. Kalabalıklardan kaçıp yazının sıcak kollarına sığınmış. Babası ise daima kalabalıkları, salonları, cemaate karışmayı seçmiş ve bunu da sevmiş. Yazarın kalabalıklardan kaçmış olması belki yazı adına yapılmış bir fedakârlık, belki de bir karakter özelliği. Ama yazar yine de korkuyor bunca zamanlık kaçışına rağmen babasının kendisinden daha iyi bir yazar olabileceği gerçeğinden.

Babamın çantasını açıp defterlerini okumaktan korkuyordum, çünkü benim girdiğim sıkıntılara onun asla girmeyeceğini, yalnızlığı değil arkadaşları, kalabalıkları, salonları, şakaları, cemaate karışmayı sevdiğini biliyordum.

Sonrasında babasının kendisine verdiği desteği düşünüyor yazar. Onun kütüphanesine ne de çok şey borçlu olduğunu ifade ediyor. Ve bir de içinde bitmek tükenmek bilmeyen bir huzursuzluktan bahsediyor. İnsanı yoran, hayat karşısında savunmasız bırakan; ama yazmanın da olmazsa olmaz şartı olan bu biricik yazar hastalığını büyük bir vukûfiyetle anlatıyor. Bu öyle bir yara ki kapandığını düşündüğünüz anda nüksediveriyor, bizi bir türlü bize bırakmıyor. Ve ardından vurucu cümlesini söyleyiveriyor: “Benim için hakiki edebiyatın başladığı yer kitaplarla kendini bir odaya kapatan adamdır.” Ama bu kapanış bir bitiş değildir asla. Aslında daha yolun başındayızdır. Bunu başardıysak, bunu başarmaya devam edebiliyorsak ve bitmek tükenmek bilmeyen bir sabra sahipsek artık yolumuz açılmıştır. İçimizde bir yerlerde saklanan ikinci benimizi ortaya çıkarmak için okuma aşkına ve “kendini bir odaya kapatabilme” sabrına sahip olmamız gerekir. Gerisi ise zaten kendiliğinden gelecektir.

Yazarlık sanıldığı kadar şatafatlı bir iş değildir aslında. İnsan kendini dış âleme kapattığı ölçüde içine yolculuk yapabilir. Ama bunun dezavantajları da yok değildir. Hele Türkiye’de yaşıyorsak ve etrafımızda dostlarımız, arkadaşlarımız, meslektaşlarımız, ailemiz varsa ve herkese bir takım sorumluluklarla bağlıysak. Bir de yazının; mutluluk verici, alışkanlık yapan, başka hiçbir şeye benzemeyen o sihirli iksirinden bir kez içtiysek başka türlü mesut olmak güçtür bizim için. Hep bir şeyler eksik kalır. Hep yarım kalırız bütün mutluluklarda. Herkes gibi olamamak içimizi yer bitirir. Bazen uykunun saadet dolu kollarında unutmaya çalışırız bu alışkanlık yapan hazzı. Bazen de bir dost meclisinde gülmeye, konuşmaya zorlayarak kendimizi. Ama mümkün olamaz tam anlamıyla mutluluğu yakalayabilmek. Biz hem başkalarından başkayızdır, hem de aynı görünmenin ağır yükünü taşırız. Hep anlaşılamamaktan şikayet ederiz de acaba biz anlar mıyız bizi anlayamayanları? Çetrefil meselelerdir bunlar. Orhan Pamuk da parmak basıyor benzer kaygılara, benzer acılara. Yazara göre aslında tüm insanlar bir parça birbirine benziyor. Ya da tüm insanların bir ortak paydası var. Belki de bu payda tüm yazarların buluşma noktasını da oluşturuyor. Hani zaman zaman bir kitap okuruz da daha önce okumuş hissine kapılırız ya, belki de bu durum son kertede hepimizin insan olmamızdan kaynaklı bir tanışıklık.

Yazar, yazısının devamında İstanbul’a duyduğu büyük aşktan, babasının büyük desteğinden, annesinin onun yazar olmasına karşı mesafeli bakışından da söz açıyor. Ve konuyu aslında hepimizi -yazarlığa ucundan kıyısından bulaşmış herkesi- ilgilendirecek çok bildik bir soruya verdiği kendine has cevaplarla bitiriyor. Soru ne mi? Evet çok tanıdık bir soru: “Neden yazıyorsunuz?” Ve cevaplar:

İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya —tıpkı bir rüyadaki gibi— bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.

Peki yazar mutlu oluyor mu derseniz “Evet” derim. Babası kadar rahat değil, onun kadar tasasız bir hayat sürmemiş; ama o yazarlığa verdiği emekle mutlu. Kim bilir belki de kendisinin de dediği gibi yazmak için o kadar çok sebebi var ki. Babası, oğluna aşırı güvenen her Türk babası gibi onun bir gün Nobel alacağını söylediğinde neler hissettiyse, o da şu anda bunun karşılığını vermiş olmanın huzurunu duyduğu için mutlu. Tek bir acı var yüreğinde, babasına bu mutlu anı gösterememek.  “Babamın Bavulu”nun içinde yazmaya gönül vermiş herkesi ilgilendirecek bir şeyler var. Yeter ki içtenlikle okuyalım ve yazarın samimi itiraflarına kulak verelim…

2 Yorum var

  1. Gönderen admin Tarih Ekim 19th, 2007

    deneme

  2. Gönderen Yazarlar neden yazarlar..! Tarih Kasım 25th, 2007

    Ders: Yazarlar neden yazarlar…
    Konu: deneme :)
    eser: öz(gün)lük..

    Ben;
    Bilinmek. Tanınmak. Ödüllendirilmek. İlgilenilmek. Takdir edilmek. İtiraz edilmek. Doğrulanmak. Yalanlanmak. Dostları memnûn etmek. Düşmanları kızdırmak için yazıyorum. Düşündüm taşındım ve bir karar kıldım kendi kendimde.. bilmeliydim dünyayı, bilinmeliydim. Anlamalıydım ve anlatmalıydım dünyamı. Rabbimden mükâfat sözü almıştım oysa.. İnanıştım. Çalışmıştım ben buna.. belki kendimce çok yakışmıştım ben buna.. İlgi duymuştum birilerinin hikayesine, nasıl yaşanırdı dışarıda. Nasıl yaşardı insanlar sokaklarda gündüz, evlerde gece, ve ömür dediğimiz şey nasıl geçerdi böyle sade iki hece.. ilgi duydum ve ilgilenilmek istedim. Ölmemek istedim. Gülmek, güldürmek. Sevmek, sevdirmek, öleceksem sevgiyle ölmek, sevgiye dirilmek istedim.

    Yazı-yorum… ama..
    Kendim oldum. Kendim yaşadım. Kavgamı vermek için, kalbimi dindirmek için, hıncımı yenmek için, içime inmek için, dünyayı görmek için, sizi tanımak için, varlığı var kılmak için, yokluğa dalmak için, ama hep var olmak için, bazen ağlamak, bazen gülmek için, gelmek için, kalmak için, dertleşmek için, dert eşmek için, yaşamak, Allah’a ulaşmak, ben’den, bedenden soyutlanmak, belki ölmek ama hep yaşamak için yazıyorum. Bilinmek için, bilmek için, görülmek için ama hep görmek için yazıyorum. Varlığa dokunup sesini duymak için yazıyorum. Kervana katılıp sade bir yolcu olmak için yazıyorum.

    not: güzel bir çalışma tebrik etmek istiyorum..

Posting your comment.

Yorum Yap

    Yazarlar

      Harun Tokak
      Issık göl şehidi
      Ali Bulaç
      "LÜZUMSUZ MERHAMET!"
      Sadık Yalsızuçanlar
      Hz. Mevlana’yı Okumak
      Berat Demirci
      "TO BE"
      Dr. Selma Karışman
      ŞİİRİMİZ VE BİZ -1-
      Mahmut Nefise
      TAİFE-İ SANATKÂR
      Şeref Yılmaz
      Şehirlerin Dili
      Hüseyin Bargan
      RAFLARDAKİ EKSİK KİTAPLAR
      Münir Arıkan
      Kurumsal Gıybet
      Talat Ordu
      MEVLANA, OĞUZ ATAY, FAZIL SAY?
      Niyazi Sanlı
      SON CÜMLE

      Arsiv

      • Mart 2008
      • Şubat 2008
      • Ocak 2008
      • Kasım 2007
      • Ekim 2007
      • Eylül 2007

_blank

  •